Âl-i İmrân Suresi 196. Ayette “İnkâr Edenlerin Yeryüzünde Dolaşıp Durmaları Seni Aldatmasın” İfadesi Ne Anlama Gelir
“İnsan çoğu zaman gördüğü başarıyı haklılığın kanıtı sanır. Âl-i İmrân 196 ise görünür güç ile gerçek değer arasındaki bağı koparır: Bir insanın veya topluluğun dünyada rahatça hareket etmesi, zenginleşmesi ve güç kazanması, Allah katında mutlaka doğru yerde bulunduğu anlamına gelmez.”
Ersan Karavelioğlu
Âl-i İmrân Suresinin 196. ayetinde şöyle buyrulur:
“İnkâr edenlerin yeryüzünde dolaşıp durmaları seni aldatmasın.”
Bu ayet oldukça kısadır.
Ama insanın:
başarı,
güç,
servet,
haklılık,
dünya hayatı
ve ilahî adalet
hakkındaki en güçlü yanılsamalarından birini hedef alır.
İnsan genellikle:
gözünün önündeki sonucu
ölçü alır.
Kim güçlü?
Kim zengin?
Kim kazanıyor?
Kim rahat yaşıyor?
Kim ticarette büyüyor?
Kim toplumda söz sahibi?
Ve sonra farkında olmadan şu sonucu çıkarabilir:
“Demek ki doğru olan onlar.”
Kur’an ise:
bu çıkarımı reddeder.
Dünyada hareket alanına sahip olmak,
ticarette başarılı olmak,
servet edinmek,
siyasi güç kazanmak
veya rahat yaşamak:
tek başına:
ilahî onayın kanıtı değildir.
Aynı şekilde:
dünyada zor durumda olmak da:
tek başına Allah’ın bir kişiden razı olmadığı
anlamına gelmez.
- ayet bu nedenle:
görünen başarı ile:
nihai hakikati
birbirinden ayırır.
“İnkâr Edenlerin” İfadesi Kimleri Anlatıyor
Ayette:
“ellezîne keferû”
ifadesi vardır.
Yani:
“İnkâr edenler.”
Buradaki ifade:
ayetlerin tarihsel bağlamında:
Hz. Muhammed’in mesajını bilinçli biçimde reddeden belirli kimseleri ve grupları
kapsar.
Bunu bugün:
herhangi bir dine mensup olmayan herkesi:
aynı psikoloji,
aynı niyet
ve aynı nihai hüküm altında
toplamak için kullanmak doğru değildir.
İnsanların:
bilgisi,
niyeti,
tecrübesi
ve hakikate erişim şartları
farklıdır.
Nihai hüküm:
Allah’a aittir.
“Yeryüzünde Dolaşıp Durmaları” Ne Anlama Gelir
Ayette:
“tekallubuhum fi’l-bilâd”
ifadesi kullanılır.
“Tekallub”:
dolaşmak,
hareket etmek,
yer değiştirmek,
ticaret veya iş amacıyla çeşitli bölgelerde faaliyet göstermek
gibi anlamlar taşıyabilir.
Bu ifade:
insanların:
rahatça seyahat etmelerini,
ticaret yapmalarını,
kazanç elde etmelerini,
ülkeler arasında hareket etmelerini
ve güçlü bir hayat sürmelerini
çağrıştırır.
Yani dışarıdan bakıldığında:
işleri yolunda görünmektedir.
Neden Böyle Bir Şey Mümini Aldatabilir
Çünkü insan:
sonuç odaklı düşünür.
Bir kişi:
başarılıysa,
serveti artıyorsa,
gücü büyüyorsa,
şöyle düşünülebilir:
“Demek ki yaptığı doğru.”
Bunun tersi de yapılabilir:
Bir insan kaybediyorsa:
“Demek ki Allah onu desteklemiyor.”
denebilir.
Kur’an:
bu iki basit denklemi:
bozar.
Dünya hayatındaki başarı:
ahlaki doğrulukla:
bire bir eşleşmez.
Dünyevî Başarı Allah’ın Rızasının Kanıtı Değil midir
Hayır.
Bir insan:
çok zengin olabilir.
Ama:
haksız olabilir.
Başka biri:
çok fakir olabilir.
Ama:
ahlaken çok değerli olabilir.
Bir devlet:
çok güçlü olabilir.
Ama:
zulmedebilir.
Bir başka toplum:
zayıf olabilir.
Ama:
haklı olabilir.
Bu nedenle:
güç = haklılık
denklemi:
Kur’anî değildir.
Allah’ın rızası:
yalnız sonuçla değil;
ahlak,
niyet,
adalet
ve kullukla ilişkilidir.
O Hâlde Zenginlik ve Başarı Kötü müdür
Hayır.
Ayet:
başarıyı veya serveti:
kötü ilan etmez.
Bir insan:
helal yoldan kazanabilir.
İş kurabilir.
Servet sahibi olabilir.
Ticaret yapabilir.
Yeryüzünde dolaşabilir.
Bunların hiçbiri:
tek başına problem değildir.
Sorun:
dünyevî başarıyı:
ahlaki doğruluğun ve ilahî onayın kesin göstergesi
hâline getirmektir.
Bir İnsan Başarılıysa Bunun Arkasında Gerçek Sebepler Olabilir mi
Elbette.
Çalışkanlık.
Disiplin.
Bilgi.
Organizasyon.
Teknoloji.
Sermaye.
İyi strateji.
Bunların hepsi:
dünyevî başarı üretebilir.
Kur’an:
sebep-sonuç ilişkisini:
iptal etmez.
Hatta yanlış inançlara sahip bir insan bile:
dünyevî sebepleri doğru kullanırsa:
başarı kazanabilir.
Bu:
Allah’ın onun bütün fikirlerini onayladığı
anlamına gelmez.
Sadece:
dünya düzenindeki sebeplerin:
çalıştığını gösterir.
Bu Ayet Müslümanların Başarısızlığını Meşrulaştırmak İçin Kullanılabilir mi
Hayır.
“Dünya başarısı önemli değil.”
deyip:
tembellik,
plansızlık,
bilgisizlik
ve kötü yönetim
mazur görülemez.
Bir toplum:
yanlış strateji nedeniyle:
başarısız olabilir.
Bunu:
“Zaten dünya önemli değil.”
diyerek kapatmak:
sorumluluktan kaçış olur.
Ayet:
başarıyı küçümsemiyor.
Başarıyı:
nihai ahlaki ölçü olmaktan çıkarıyor.
Bu Ayet “Kötü İnsanlar Neden Başarılı Oluyor?” Sorusuna Cevap Veriyor mu
Kısmen evet.
Dünya:
nihai ödül-ceza sisteminin:
tamamlandığı yer değildir.
Bir insan:
kötülük yaptığı hâlde:
yıllarca başarılı olabilir.
Bir zalim:
uzun süre güçlü kalabilir.
Bir dolandırıcı:
bir dönem çok para kazanabilir.
Bundan:
“Demek ki yaptığı doğru.”
sonucu çıkmaz.
Dünya:
ahlaki hesabın anında kapandığı:
otomatik bir sistem
değildir.
Allah Neden Yanlış Yolda Olanların Başarılı Olmasına İzin Veriyor
Çünkü dünya:
sorumluluk ve imtihan alanıdır.
İnsanların seçimleri:
gerçek sonuçlar üretir.
Ayrıca dünya düzeninde:
doğal ve toplumsal sebepler
işler.
Bir kişi:
iyi bir ekonomik sistem kurarsa:
inancı ne olursa olsun:
bazı dünyevî sonuçlar
elde edebilir.
Bir toplum:
bilime,
eğitime,
düzene
önem veriyorsa:
gelişebilir.
Bu başarı:
bütün ahlaki veya metafizik görüşlerinin:
doğru olduğu anlamına gelmez.
Dünya Başarısı Neden İnsanı Bu Kadar Kolay Etkiler
Çünkü görünürdür.
Para:
görünür.
Binalar:
görünür.
Arabalar:
görünür.
Güç:
görünür.
Şöhret:
görünür.
Ama:
niyet,
vicdan,
adalet,
ahlaki bedel
ve ahiret sonucu:
hemen görünmez.
İnsan:
gözünün önündeki şeyi:
hakikatin tamamı
sanabilir.
Ayet:
tam burada:
görünmeyen hesabı
hatırlatır.

“Seni Aldatmasın” İfadesi Neden Doğrudan Peygambere Hitap Ediyor
Ayette:
“lâ yağurranneke”
denir.
Yani:
“Sakın seni aldatmasın.”
Bu hitap:
Hz. Muhammed’e yöneliktir.
Ama ümmete de:
önemli bir ölçü verir.
Peygamber bile:
dışarıdaki güç görüntüsüne karşı:
uyarılıyorsa;
sıradan insanın:
gösterişli başarıdan etkilenmesi
çok daha mümkündür.
Kur’an:
bu yüzden:
algıyı:
vahyin ölçüsüyle
düzeltir.

Bir Toplumun Ekonomik Gücü Onun Ahlaken Üstün Olduğunu Gösterir mi
Hayır.
Ekonomik güç:
ekonomik başarıyı
gösterir.
Teknolojik ilerleme:
teknolojik başarıyı.
Askerî güç:
askerî kapasiteyi.
Bunların her biri:
kendi alanında:
gerçek değer taşıyabilir.
Ama:
ahlaki üstünlük
başka bir ölçüdür.
Bir ülke:
çok zengin olabilir
ve yine de:
adaletsizlikler yaşayabilir.
Başka bir toplum:
daha fakir olabilir
ama bazı ahlaki alanlarda:
daha güçlü olabilir.
Bir başarı türünü bütün insanî değerin ölçüsüne çevirmek yanlıştır.

Müslüman Bir Toplum Zenginleşirse Bu Allah’ın Ondan Razı Olduğunu Gösterir mi
O da otomatik olarak göstermez.
Bu ilke:
yalnız başkalarına uygulanamaz.
Bir Müslüman:
çok para kazanabilir.
Bir Müslüman ülke:
ekonomik olarak büyüyebilir.
Ama:
adaletsizlik,
yolsuzluk,
zulüm,
kul hakkı
varsa:
dünyevî başarı:
bunları ortadan kaldırmaz.
Kur’an’ın ölçüsü:
kimlik değil, imanla uyumlu ahlak ve amel
dir.

Fakirlik Allah’ın Sevgisinin Kanıtı mıdır
Hayır.
Nasıl zenginlik:
ilahî rızanın kesin kanıtı değilse;
fakirlik de:
otomatik olarak takvânın göstergesi değildir.
Fakir insan:
çok erdemli olabilir.
Ama:
yanlış da yapabilir.
Zengin insan:
çok kötü olabilir.
Ama:
çok cömert ve adil de olabilir.
Maddi durum:
tek başına:
insanın Allah katındaki değerini:
belirlemez.

195 ve 196. Ayetler Birlikte Nasıl Bir Denge Kuruyor
- ayette:
Allah:
hiçbir çalışanın amelini:
boşa çıkarmayacağını
bildirmişti.
- ayette:
inkâr edenlerin dünyadaki hareketliliği ve başarısı:
mümini aldatmamalıdır
denir.
Böylece iki farklı görünüm:
yan yana gelir.
İyilik yapan insan:
dünyada hemen karşılık görmeyebilir.
Yanlış yapan kişi ise:
bir süre başarılı olabilir.
Ama:
dünya görüntüsü nihai hesap değildir.
Bu:
iki ayeti birlikte anlamanın:
anahtarıdır.

Ayet “Onların Başarısını Küçümse” mi Diyor
Hayır.
Bir toplum başarılıysa:
neden başarılı olduğunu:
öğrenmek gerekir.
Bilim.
Eğitim.
Yönetim.
Üretim.
Disiplin.
Bunlardan:
ders alınabilir.
Ayet:
gerçeği inkâr etmeyi öğretmez.
Tam tersine:
şunu öğretir:
Başarının nedenini öğren ama başarı sahibini ahlaken mutlaklaştırma.
Bir insanın:
iyi yaptığı şeyi:
takdir edebilirsin.
Ama onun her fikrini:
doğru kabul etmek zorunda değilsin.

Dünya Başarısını Haklılık Sanmak Neden Tehlikelidir
Çünkü güç:
ahlakın yerini alabilir.
O zaman:
kazanan haklıdır
mantığı doğar.
Güçlü olan:
doğru.
Zengin olan:
değerli.
Kaybeden:
haksız.
Bu düşünce:
tarihte çok büyük zulümleri:
meşrulaştırabilir.
Oysa güç:
sadece güçtür.
Ahlaki değerlendirme:
ayrı yapılmalıdır.
Kur’an:
başarı ile hakikati birbirine yapıştırmamayı
öğretir.

Bu Ayet İnsanın Kendi Hayatındaki Kıyas Sorununa Nasıl Dokunur
İnsan:
başkalarına bakar.
Onun evi.
Onun parası.
Onun işi.
Onun seyahatleri.
Onun başarısı.
Sonra:
“Ben niye böyle değilim?”
der.
Bu kıyas:
insanı:
şükürden,
huzurdan
ve kendi yolundan
uzaklaştırabilir.
Âl-i İmrân 196:
başkasının dışarıdan görünen hayatını:
nihai değer ölçüsü yapmamayı
öğretir.
Çünkü sen:
onun yalnız:
görünen kısmını
görüyorsun.

Eğer Dünyada Kazanmak Her Zaman Haklı Olmak Anlamına Gelmiyorsa, Biz Başarıyı Hangi Ölçüyle Değerlendirmeliyiz
Âl-i İmrân 196’nın insanın önüne koyduğu en derin soru:
belki budur.
İnsan:
kazananı sever.
Çünkü başarı:
kanıt gibi görünür.
Bir şirket büyüyorsa:
“Doğru yapıyor.”
deriz.
Bir insan çok para kazanıyorsa:
“Hayatı çözmüş.”
diyebiliriz.
Bir lider seçim kazanıyorsa:
“Demek ki haklı.”
diye düşünebiliriz.
Bir fikir milyonlarca insan tarafından benimseniyorsa:
“Demek doğru.”
sonucuna varabiliriz.
Ama bunların hiçbiri:
zorunlu değildir.
Başarı:
belirli bir hedefe ulaşma becerisini
gösterir.
Ama hedefin:
iyi olup olmadığını
göstermez.
Bir hırsız:
çok başarılı olabilir.
Ama:
iyi değildir.
Bir propaganda sistemi:
çok etkili olabilir.
Ama:
doğru değildir.
Bir zalim:
çok güçlü olabilir.
Ama:
adil değildir.
İşte Kur’an:
insana:
başarıyı:
ahlakla birlikte okumayı
öğretir.
Belki en tehlikeli insan:
başarılı kötü insandır.
Çünkü başarısı:
kötülüğünü:
görünmez hâle getirebilir.
İnsanlar:
sonuca hayran olur
ve yöntemi:
sormayı bırakır.
“Nasıl kazandı?”
sorusunun yerine:
sadece:
“Kazandı mı?”
diye bakılır.
Oysa ahlaki hayat:
sonuç kadar:
yolu da:
önemser.
Ne kazandın?
Önemli.
Ama:
nasıl kazandın?
Daha önemli olabilir.
Bir servetin var.
Ama:
hakkaniyetle mi kazandın?
Bir makamın var.
Ama:
adaletle mi kullanıyorsun?
Bir güç elde ettin.
Ama:
zayıfı eziyor musun?
Bir başarı hikâyen var.
Ama:
arkasında kimin hakkı kaldı?
Bunları sormadan:
dünya başarısına hayran olmak:
insanı aldatabilir.
Ayetin:
“seni aldatmasın”
demesi:
tam olarak bu psikolojik tehlikeye:
dokunur.
Çünkü aldanmak:
yalan bir şeyi doğru sanmaktır.
Buradaki aldanma:
geçici başarıyı nihai başarı sanmaktır.
Bir insanın bugün:
çok rahat olması:
yarının hesabını:
ortadan kaldırmaz.
Bir insanın bugün:
çok güçlü olması:
ölümü:
iptal etmez.
Bir kişinin:
her yerde dolaşabilmesi,
ticaret yapması,
kazanması,
toplumda etkili olması:
Allah karşısında:
hesapsız olduğu
anlamına gelmez.
Aynı şekilde:
bir müminin zor durumda olması:
Allah’ın onu terk ettiği
anlamına gelmeyebilir.
Bu bakış:
insanı iki uçtan:
korur.
Başkasının başarısı karşısında:
aşağılık duygusundan.
Kendi başarısı karşısında:
kibirden.
Çünkü her iki durumda da:
dünya sonucu:
nihai ölçü olmaktan çıkar.
Belki en sağlıklı cümle:
şudur:
“Başarıyı takdir et, ama tapma.”
İyi yönetilen sistemi:
öğren.
İyi ticareti:
öğren.
Bilimi:
öğren.
Teknolojiyi:
öğren.
Disiplini:
öğren.
Ama:
başarı sahibi olduğu için:
bir insanın veya toplumun:
bütün ahlaki görüşlerini:
doğru sayma.
Çünkü:
güç:
hakikatin kendisi
değildir.
Para:
hakikatin kendisi değildir.
Şöhret:
hakikatin kendisi değildir.
Kazanç:
hakikatin kendisi değildir.
Ve belki Âl-i İmrân 196’nın bize bıraktığı en ağır soru şudur:
Başarılı, zengin ve güçlü insanlara baktığımızda onların nasıl kazandığını ve ne kadar adil yaşadığını da sorguluyor muyuz; yoksa göz kamaştıran sonuçlar yüzünden, dünya başarısını farkında olmadan haklılığın, değerli olmanın ve hatta Allah’ın onayının kanıtı hâline mi getiriyoruz?
“Âl-i İmrân 196, dünya başarısının insanı aldatabilecek güçlü bir görüntü olduğunu hatırlatır. Güç, servet ve hareket özgürlüğü gerçek olabilir; fakat bunlar tek başına ahlaki doğruluğun veya Allah’ın rızasının kanıtı değildir. Mümin, başarıyı inkâr etmez ama onu nihai ölçü de yapmaz; sonuçtan önce hakikate, güçten önce adalete ve görünenden önce nihai hesaba bakar.”
Ersan Karavelioğlu