📖 Ra‘d Suresi 33. Ayette “Her Nefsin Kazandığını Gözeten Allah’a Ortaklar mı Koşuyorlar?” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓ | M͜͡T͜͡ ❤️ Keşfet 🔎 Öğren 📚 İlham Al 💡 📿🧙‍♂️M͜͡o͜͡b͜͡i͜͡l͜͡y͜͡a͜͡T͜͡a͜͡k͜͡i͜͡m͜͡l͜͡a͜͡r͜͡i͜͡.͜͡C͜͡o͜͡m͜͡🦉İle 🖼️ Hayalindeki 🌌 Evreni ✨ Şekillendir❗

📖 Ra‘d Suresi 33. Ayette “Her Nefsin Kazandığını Gözeten Allah’a Ortaklar mı Koşuyorlar?” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓

ErSan.Net

ErSan KaRaVeLioĞLu
Yönetici
❤️ AskPartisi.Com ❤️
Moderator
MT
21 Haz 2019
53,410
2,736,287
113
43
Ceyhan/Adana

İtibar Puanı:

📖 Ra‘d Suresi 33. Ayette “Her Nefsin Kazandığını Gözeten Allah’a Ortaklar mı Koşuyorlar?” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓​

“Ra‘d Suresi 32. ayette önceki peygamberlerle de alay edildiği, inkâr edenlere mühlet verildiği ve ilahî hesabın gecikmesinin unutulmak anlamına gelmediği bildirilmişti. 33. ayet ise yeniden tevhidin merkezine döner ve çok güçlü bir soru sorar: ‘Her nefsin kazandığını gözeten Allah, herhangi biri gibi midir? Buna rağmen onlar Allah’a ortaklar koştular.’ Ardından bu ortaklık iddiasının temeli sorgulanır: ‘De ki: Onları isimlendirin! Yoksa Allah’a yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz, yoksa yalnız görünüşte kalan sözler mi söylüyorsunuz?’ Ayet, Allah’ın her insanın yaptığını eksiksiz bilmesini vurgular; ancak bu, insanların birbirlerini sınırsız biçimde gözetmesine veya ‘Allah biliyor’ sözünü mahkemede delilin yerine koymasına izin vermez. Aynı şekilde şirk kavramı da doktordan, dosttan veya başka bir insandan normal yardım istemekle karıştırılmamalıdır. Tevhidin reddettiği şey, yaratılmış varlıklara Allah’a ait bağımsız ve mutlak ilahî yetkiler vermektir.”
Ersan Karavelioğlu
⠀

1️⃣ Ra‘d Suresi 33. Ayet Ne Söylüyor ❓​

Ayetin genel anlamı şöyledir: “Her nefsin kazandığını gözeten Allah, herhangi biri gibi midir? Buna rağmen Allah’a ortaklar koştular. De ki: Onları isimlendirin! Yoksa Allah’a yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz, yoksa yalnız görünüşte kalan sözler mi söylüyorsunuz? Hayır, inkâr edenlere kurdukları düzen süslü gösterilmiş ve onlar yoldan alıkonulmuşlardır. Allah kimi saptırırsa artık ona yol gösterecek kimse yoktur.”

Ayetin Arapçası şöyledir: “E-fe-men huve kâimun alâ kulli nefsin bimâ kesebet ve cealû lillâhi şurekâ’. Kul semmûhum. Em tunebbiûnehû bimâ lâ ya‘lemu fi’l-ardi em bi-zâhirin mine’l-kavl. Bel zuyyine lillezîne keferû mekruhum ve suddû ani’s-sebîl. Ve men yudlilillâhu femâ lehu min hâd.”

Ayet bir yandan Allah’ın her insanın yaptığını eksiksiz bilmesini, diğer yandan da Allah’a ortak koşulan varlıkların gerçek bir ilahî temele sahip olmadığını anlatır. Son bölümde ise insanın kendi yanlışını güzel görmeye başlamasının nasıl hidayet yolundan uzaklaşmaya dönüşebileceği gösterilir.

2️⃣ “Her Nefsin Kazandığını Gözeten” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓​

Ayette Allah için “kâimun alâ kulli nefsin bimâ kesebet” ifadesi kullanılır. Bunun anlamı, Allah’ın her insanı ve onun kazandığı, yaptığı, ortaya koyduğu şeyleri eksiksiz biçimde bilmesi ve gözetmesidir.

Buradaki “kazanmak”, yalnız para kazanmak değildir. İnsanların eylemleri, tercihleri ve ahlaki sorumlulukları kastedilir.

Bu ifade, insanın yaptığı hiçbir şeyin Allah’ın bilgisinin dışında kalmadığını hatırlatır. Gizli ile açık, güçlü ile zayıf, toplumun gördüğü ile görmediği Allah açısından bilgi eksikliği oluşturmaz.

3️⃣ Allah’ın Her Şeyi Bilmesi İnsanların Mahremiyetini Ortadan Kaldırır mı ❓​

Hayır. Allah’ın mutlak bilgisi ile insanların birbirlerini gözetmesi aynı şey değildir. Allah yaratıcıdır ve bilgisi sınırsızdır; insan ise sınırlı, yanılabilir ve başkasının mahremiyetine saygı göstermekle yükümlüdür.

Bu nedenle “Allah zaten her şeyi biliyor, o hâlde insanların özel hayatını araştırmakta sorun yok” şeklinde bir sonuç çıkarılamaz. İlahi bilgi, insanlara sınırsız gözetleme yetkisi vermez.

Mahremiyet, meşru insan haklarından biridir. Allah’ın her şeyi bilmesi, insanın başkasının kapısını, telefonunu veya özel hayatını izinsiz açma ruhsatı değildir.

4️⃣ “Allah Biliyor” Demek İnsan Mahkemelerinde Delil Yerine Geçer mi ❓​

Hayır. Allah bir olayın gerçeğini eksiksiz bilir; fakat insan mahkemeleri delil, tanıklık, belge ve usul üzerinden karar vermek zorundadır.

Bir kişi “Ben onun suçlu olduğunu biliyorum, Allah da biliyor” diyerek başkasını hukuken mahkûm ettiremez. İnsan bilgisi eksik ve yanılabilir olduğu için adalet sistemi kanıt gerektirir.

Allah’ın mutlak bilgisi, insanların delilsiz hüküm verme hakkı olduğu anlamına gelmez. Aksine kendi sınırlılığımızı bilmek bizi daha dikkatli olmaya yöneltmelidir.

5️⃣ “Allah’a Ortaklar Koştular” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayette “ve cealû lillâhi şurekâ’”, yani “Allah’a ortaklar koştular” denilir. Burada temel mesele tevhiddir.

İnsan bir varlığa Allah’a ait olan mutlak yaratma, bağımsız hükümranlık, sınırsız gayb bilgisi veya Allah’tan bağımsız ilahî tasarruf atfettiğinde şirk problemi ortaya çıkar.

Kur’an’ın eleştirisi, Allah’a ait olan ilahlık özelliklerini yaratılmış varlıklara paylaştırma düşüncesinedir. Yaratılmışı yaratıcı seviyesine çıkarmak, tevhidin reddettiği temel sapmadır.

6️⃣ İnsanlardan Yardım İstemek Şirk midir ❓​

Hayır. Doktordan tedavi istemek, bir arkadaşından yardım almak, öğretmenden bilgi öğrenmek veya bir ustaya iş yaptırmak şirk değildir.

Çünkü burada insanlara sınırlı ve yaratılmış güçleri ölçüsünde başvurulur. Doktor tedavi eder ama mutlak şifa gücünün bağımsız sahibi değildir; öğretmen bilgi aktarır ama mutlak bilgi sahibi değildir.

Şirk, normal sebep ilişkilerini kabul etmek değil, yaratılmış varlığa Allah’a ait bağımsız ve mutlak ilahî güç yüklemektir.

7️⃣ “Onları İsimlendirin” İfadesi Neden Kullanılıyor ❓​

Allah peygamberine “Kul semmûhum”, yani “De ki: Onları isimlendirin” buyurur. Bu son derece etkili bir meydan okumadır.

İddia edilen ortakların gerçekten kim olduğu ve hangi ilahî yetkiye sahip oldukları açıkça ortaya konulsun istenir. İnsan belirsiz ve mistik ifadelerle konuştuğunda iddiasının zayıflığını gizleyebilir; fakat “Tam olarak kimden, hangi güçten ve hangi delilden söz ediyorsun?” sorusu iddiayı somutlaştırır.

Ayet böylece inanç konusunda isim ve iddia ile gerçeklik arasındaki farkı sorgular.

8️⃣ Bir Şeye Kutsal Bir İsim Vermek Onu Gerçekten Kutsal Yapar mı ❓​

Hayır. İnsan bir kişiye veya kuruma “kutsal, seçilmiş, ilahî, dokunulmaz” gibi isimler verebilir; fakat isim gerçekliği kendi başına değiştirmez.

Bir iddianın dinî kelimelerle ifade edilmesi onun otomatik olarak Allah tarafından onaylandığını göstermez. Dinî etiket delilin yerine geçmez.

Bu nedenle ayetin “isimlendirin” meydan okuması bugün de önemli bir ilke düşündürür: Bir şeye ne isim verdiğimiz kadar, o iddianın gerçek dayanağının ne olduğu da önemlidir.

9️⃣ “Allah’a Bilmediği Bir Şeyi mi Haber Veriyorsunuz?” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayette çok güçlü bir ironi vardır: “Yoksa Allah’a yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” Eğer Allah her şeyi biliyorsa, gerçekten ilahî ortaklar bulunup Allah’ın bundan habersiz olması düşünülemez.

Dolayısıyla ifade, ortaklık iddiasının temelsizliğini ortaya koyar. Sanki insanlara “Allah’ın bilmediği ama sizin keşfettiğiniz başka ilahlar mı var?” denilmektedir.

Bu, Allah’ın bilgisindeki bir eksiklik ihtimalini değil, tam tersine böyle bir ihtimalin imkânsızlığını vurgulayan retorik bir sorudur.

🔟 “Yoksa Yalnız Görünüşte Kalan Sözler mi?” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayette “em bi-zâhirin mine’l-kavl” ifadesi vardır. Bu ifade, gerçek bir temele dayanmayan, yalnız söz düzeyinde kalan veya yüzeysel bir iddia anlamında yorumlanabilir.

Yani insanlar gerçekten var olan ilahî ortakları göstermiyor olabilirler; yalnız isimler, ifadeler ve iddialar üretiyor olabilirler.

Kur’an burada çok önemli bir epistemik ölçü verir: Bir şeyi söylemek, onun gerçek olduğunu ispatlamaz. İddianın delile ihtiyacı vardır.

1️⃣1️⃣ Dinî Bir İddiayı Çok Tekrarlamak Onu Doğru Yapar mı ❓​

Hayır. Bir cümle binlerce kez tekrar edilmiş, toplumda yüzyıllardır söylenmiş veya büyük kitlelerce kabul edilmiş olabilir; fakat bunlar tek başına doğruluk kanıtı değildir.

Elbette köklü geleneklerin ciddi bilgi birikimi olabilir ve sırf eski oldukları için değersiz sayılmazlar. Fakat eskilik, yaygınlık veya popülerlik kendi başına hakikat ölçüsü değildir.

Aynı şekilde yeni olmak da doğruluk garantisi değildir. İddianın yaşı değil, delili ve tutarlılığı önemlidir.

1️⃣2️⃣ “Onlara Kendi Düzenleri Süslü Gösterildi” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayette “zuyyine lillezîne keferû mekruhum”, yani inkâr edenlere kendi kurdukları düzenin veya planın güzel gösterildiği belirtilir. “Mekr” bağlama göre düzen, plan, hileli tertip veya zarar verici strateji anlamları taşıyabilir.

İnsan zamanla kendi yanlışını o kadar çok savunabilir ki sonunda yanlışını doğru görmeye başlayabilir. İlk başta çıkar için yaptığı davranışı daha sonra ahlaki gerekçelerle süsleyebilir.

Bu, insan psikolojisi açısından güçlü bir uyarıdır: Bir davranışı uzun süre savunmamız, onun doğru olduğunu garanti etmez.

1️⃣3️⃣ İnsan Kendi Yanlışını Nasıl Güzel Görmeye Başlar ❓​

İnsanlar çoğu zaman kendileri hakkında olumlu bir hikâye kurmak ister. Bu nedenle hatalarımıza bahane bulmak, başkasının aynı davranışını sert biçimde eleştirirken kendi davranışımızı farklı kelimelerle açıklamak kolay olabilir.

Örneğin başkasının yaptığını “çıkarcılık”, kendimizin yaptığını “tedbir”; başkasının davranışını “kibir”, kendimizinkini “özgüven” diye adlandırabiliriz. Her örnek aynı değildir; fakat insanın kendisini haklılaştırma eğilimine karşı dikkatli olması gerekir.

Ulü’l-elbâb olmanın özelliklerinden biri, yalnız başkalarının değil kendi gerekçelerimizin de sorgulanabilmesidir.

1️⃣4️⃣ Ayetteki “Mekr” Allah’a Kötü Bir Özellik mi Nispet Ediyor ❓​

Bu ayette söz konusu olan inkâr edenlerin kendi mekridir. Kur’an’ın başka yerlerinde Allah hakkında “mekr” kelimesinin karşılıklı bağlamlarda kullanıldığı da görülür; ancak bunu insanlardaki ahlaksız hile ve yalancılıkla aynı anlamda düşünmek doğru değildir.

Kur’an dili bağlama göre kelimelere farklı tonlar verebilir. Allah’a nispet edilen ifadeler adalet, karşılık verme ve insan planlarını boşa çıkarma bağlamında değerlendirilmelidir.

Allah’ı insanın kusurlu ahlakına benzetmek doğru olmadığı gibi, kelimenin bağlamını görmezden gelmek de doğru değildir.

1️⃣5️⃣ “Yoldan Alıkonuldular” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayette “ve suddû ani’s-sebîl” ifadesi geçer. Kıraat ve yorum farklılıklarına bağlı olarak bunun “yoldan alıkonuldular” veya “başkalarını yoldan alıkoydular” şeklinde açıklanan yönleri vardır.

Her iki durumda da merkezde Allah’ın yolundan uzaklaşma vardır. İnsan kendi yanlışını güzel görmeye başladığında yalnız kendisini değil, başkalarını da yanlış bir yöne sürükleyebilir.

Bu nedenle yanlışın en tehlikeli aşamalarından biri, kişinin yanlış yaptığını artık fark etmeyecek kadar onu normalleştirmesidir.

1️⃣6️⃣ “Allah Kimi Saptırırsa Ona Yol Gösteren Yoktur” Ne Anlama Gelir ❓​

Bu ifade, Ra‘d Suresi 27. ayetteki hidayet ve dalâlet konusuyla birlikte okunmalıdır. Allah’ın saptırması keyfî bir zulüm veya masum insanı hiçbir sebep yokken zorla inkâra itme şeklinde anlaşılmamalıdır.

Kur’an’ın genelinde insanın kibir, haksızlık ve bilinçli yüz çevirme gibi tercihleri üzerinde durulur. Kişi hakikate sürekli sırt çevirdiğinde bunun sonucunda hidayet duyarlılığını kaybetme süreci yaşayabilir.

Allah’ın hükümranlığı mutlaktır; fakat insan tercihi ve sorumluluğu da gerçektir. Kader, insanın kendi yanlışını mazur gösteren bir sığınak değildir.

1️⃣7️⃣ Allah Birini Saptırdıysa Artık Tövbe Edemez mi ❓​

Hayattaki bir insan hakkında “Artık kesin dönüşü yok” diyemeyiz. Kur’an’ın genel öğretisinde tövbe ve Allah’a yöneliş kapısı, insan ölümle geri dönüş imkânını kaybetmeden önce önemini korur.

Bugün çok uzak görünen bir insan yarın fikrini değiştirebilir, tövbe edebilir ve hakikate yönelmeye başlayabilir. Biz kişinin geleceğini ve kalbinin son hâlini bilemeyiz.

Bu nedenle ayetin ağır uyarısı yaşayan insanlara ümitsizlik hükmü vermek için değil, yanlışta ısrarın insanı nereye götürebileceğini göstermek için okunmalıdır.

1️⃣8️⃣ Ra‘d Suresi 32 ve 33 Birlikte Nasıl Okunmalıdır ❓​

Ra‘d Suresi 32. ayette peygamberlerle alay edenlere mühlet verilmesi ve ardından ilahî hesabın gerçekleşmesi anlatılmıştı. 33. ayet ise bu reddedişin düşünsel temelini sorgular: Her insanın yaptığını bilen Allah varken O’na nasıl gerçek ortaklar nispet edilebilir?

Böylece mesele yalnız davranış değil, Allah tasavvuru hâline gelir. Yanlış bir Allah anlayışı zamanla yanlış davranışları da meşrulaştırabilir; yanlış davranışlar ise insanın inanç ve düşünme biçimini daha da bozabilir.

Bir sonraki ayet olan Ra‘d Suresi 34. ayette, bu insanların dünya hayatında bir azapla karşılaşacakları, ahiret azabının ise daha ağır olduğu ve onları Allah’a karşı koruyacak kimsenin bulunmadığı bildirilecektir. Bu ayeti ele alırken özellikle dünyadaki her acının ilahî ceza sayılmaması, ahiret azabının insanlara işkence ruhsatı vermemesi, “Allah’a karşı koruyucu yoktur” sözünün normal insan yardımlarını reddetmemesi ve dünyevî başarısızlık veya felaketin bir kişinin iman durumunun kesin göstergesi yapılmaması üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.

1️⃣9️⃣ Sonuç: Ra‘d Suresi 33. Ayetin Ana Mesajı Nedir ❓​

Ra‘d Suresi 33. ayet, tevhidi yalnız “Allah birdir” şeklindeki kısa bir cümle olarak bırakmaz; bu inancın bilgi ve otorite boyutunu da gösterir. Allah her nefsin ne kazandığını bilir. İnsanların gizlediği, başkalarının görmediği veya tarihin unuttuğu şeyler O’nun bilgisinden çıkmaz. Bu nedenle insanın Allah’a başka bağımsız ilahî güçler eklemesi, ayetin mantığı içinde büyük bir çelişkidir. Her şeyi bilen ve bütün varlığı kuşatan Allah’ın yanında gerçek anlamda ikinci bir mutlak ilahî otorite düşünülemez.

Fakat Allah’ın bu kuşatıcı bilgisi, insanların birbirlerinin mahremiyetine müdahale etmesini meşrulaştırmaz. İlahî bilgi ile insan gözetimi aynı şey değildir. Allah kalpleri ve gerçekleri eksiksiz bilir; biz ise sınırlı bilgiyle hareket ederiz. Bu nedenle bir insan hakkında suç isnadında bulunurken delil gerekir, mahkemede kanıt gerekir ve özel hayata müdahalede sınırlar gerekir. “Allah biliyor” demek bizim bilmediğimiz şeyi biliyormuş gibi davranma hakkı vermez. Aksine Allah’ın bilgisinin mutlak olduğunu kabul etmek, kendi bilgimizin sınırlılığını daha ciddi biçimde fark etmemizi sağlamalıdır.

Ayetin “Onları isimlendirin” meydan okuması, dinî iddialar konusunda da güçlü bir düşünme disiplini sunar. Bir iddiaya kutsal bir isim vermek, onu otomatik olarak gerçek yapmaz. Bir kişiye “Allah’ın özel temsilcisi”, bir kuruma “dokunulmaz” veya bir geleneğe “kesin ilahî” demek mümkündür; fakat mesele bu sözlerin hangi delile dayandığıdır. İsim hakikatin yerine geçmez. Kur’an burada insanı yalnız ne söylediğini değil, söylediğinin gerçekte neye karşılık geldiğini sorgulamaya çağırır.

Bu çerçevede şirk kavramının da dikkatle kullanılması gerekir. Bir insana “Doktora gittin, demek Allah’tan başkasından yardım istedin” diyerek şirk isnat etmek Kur’an’ın tevhid anlayışını gereksiz biçimde genişletir. İnsanların birbirlerine yardım etmesi hayatın doğal düzenidir. Sorun doktorun tedavi etmesi, arkadaşın destek vermesi veya öğretmenin bilgi vermesi değildir; sorun, yaratılmış bir varlığa Allah’a ait bağımsız ve mutlak kudret vermektir. Tevhid sebepleri yok etmez; sebeplerin ilahlaştırılmasını reddeder.

Ayetin ikinci büyük uyarısı insanın kendi yanlışını güzel görmeye başlamasıdır. Bu son derece tehlikeli bir ahlaki aşamadır. İnsan ilk hatasında vicdan rahatsızlığı yaşayabilir; fakat aynı davranışı tekrar tekrar savunursa zamanla ona gerekçeler üretmeye başlar. Sonunda kendisini mağdur, yaptığı haksızlığı ise zorunluluk gibi anlatabilir. Yanlışın en tehlikeli hâli, artık yanlış olarak görünmemesidir. Bu yüzden yalnız başkalarının hatalarını değil, kendi zihnimizin bizi nasıl haklılaştırdığını da sorgulamak gerekir.

Bu noktada “yoldan alıkonulma” ifadesi anlam kazanır. İnsan kendi yanlışını sürekli süslediğinde hakikatle arasındaki mesafe yalnız davranışsal değil, zihinsel hâle gelir. Artık kendisini düzeltmek isteyen eleştiriyi düşmanlık, gerçeği söyleyen kişiyi tehdit ve kendi çıkarını ise hakikat olarak görebilir. Böyle bir kapanma, hidayetle ilişkiyi zayıflatır. Ancak yaşayan insan hakkında son hüküm vermek yine bize ait değildir. Dönüş ihtimali vardır; tövbe, insanın kendi yanlış hikâyesini kırıp yeniden gerçeğe yönelmesidir.

“Allah kimi saptırırsa ona yol gösteren yoktur”
cümlesi de insanı kaderciliğe sürüklememelidir. Bu, “Ben ne yaparsam yapayım önceden belirlenmiş, sorumluluğum yok” demek değildir. Kur’an aynı sûrede Allah’a yöneleni hidayete erdirdiğini de söylemiştir. Dolayısıyla yöneliş, kibir, samimiyet ve tercih önemlidir. İlahî hidayet ile insan sorumluluğu birbirini ortadan kaldırmaz. İnsan kendi iradesini Allah’a rakip mutlak bir güç olarak göremez; fakat kendi yanlışlarını da Allah’ın üzerine atamaz.

Ra‘d Suresi 33. ayetin bütün mesajı bu çerçevede şöyle özetlenebilir: **Allah’ın her şeyi bildiğini kabul et ama bunu insanları gözetleme bahanesine dönüştürme. “Allah biliyor” diyerek delilsiz suçlama yapma. Allah’a ortak koşmanın, yaratılmış varlığa bağımsız ilahî güç yüklemekle ilgili olduğunu bil ve normal insan yardımını şirk diye damgalama. Dinî isimleri ve otoriteleri delilsiz biçimde kutsallaştırma. Kendi yanlışının sana güzel görünme ihtimalini hesaba kat ve eleştiriye kapını tamamen kapatma. Hidayeti Allah’tan bil ama kendi sorumluluğunu kader bahanesiyle yok etme. Çünkü ayetin büyük mesajı şudur: Tevhid yalnız Allah’tan başka ilah olmadığını söylemek değil; bilgi, güç ve otorite konusunda yaratılmış hiçbir şeyi Allah’ın yerine koymamak ve kendi zihnimizin ürettiği sahte kutsallıkları da sorgulayabilmektir.”

Bir sonraki ayet olan Ra‘d Suresi 34. ayette, bu insanların akıbetine ilişkin daha ağır bir uyarı gelecektir: “Onlar için dünya hayatında bir azap vardır; ahiret azabı ise elbette daha ağırdır. Onları Allah’a karşı koruyacak hiç kimse yoktur.” Bu ayeti ele alırken özellikle dünyadaki her hastalık, fakirlik, afet veya başarısızlığın ilahî ceza ilan edilemeyeceği, ayetin belirli inkâr ve bozgunculuk bağlamında okunması gerektiği, ahiret azabının insanlara zulüm yapma izni vermediği, insanlardan yardım istemenin yine meşru olduğu fakat hiç kimsenin Allah’ın nihai hükmünü geçersiz kılamayacağı ve dünya sıkıntılarının kişinin iman durumunu ölçen otomatik bir işaret olmadığı üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.

Ve belki Ra‘d Suresi 33. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur: İnançlarımızın ne kadarı gerçekten delile, ne kadarı yalnız alışılmış isimlere dayanıyor? Bir kişiye veya kuruma kutsallık atfettiğimizde bunun kaynağını sorguluyor muyuz? “Allah biliyor” diyerek başkalarının kalbi hakkında bilmediğimiz şeylere hüküm mü veriyoruz? İnsanlardan normal yardım istemeyi şirk sayarken başka insanlara fiilen yanılmazlık mı yüklüyoruz? Kendi davranışlarımız söz konusu olduğunda sürekli gerekçeler üretip yanlışımızı güzel mi gösteriyoruz? Ve en önemlisi, Allah’ın her nefsin kazandığını bildiğine inanıyorsak, başkalarının görmediği zamanlarda da aynı dürüstlüğü koruyabiliyor muyuz?

“Ra‘d 33, ‘Her nefsin kazandığını gözeten Allah… Buna rağmen Allah’a ortaklar koştular. De ki: Onları isimlendirin!’ buyurarak tevhidin bilgi, güç ve hakikat boyutunu ortaya koyar. Allah’ın her şeyi bilmesi insanlara sınırsız gözetleme veya delilsiz hüküm verme yetkisi sağlamaz; insanlardan normal yardım istemek de şirk değildir. Şirk, yaratılmış varlıklara Allah’a ait bağımsız ve mutlak ilahî güçler nispet etmektir. Ayet ayrıca insanın kendi yanlışını güzel gösterme tehlikesine dikkat çeker. Büyük ders şudur: İsimleri, gelenekleri ve kendi gerekçelerimizi hakikatin yerine koyma; Allah’ı mutlak bilginin ve kudretin sahibi bilirken kendi sınırlılığını da unutma.”
Ersan Karavelioğlu
 

M͜͡T͜͡

Paylaşımı Faydalı Buldunuz mu❓

  • Evet

    Oy: 1 100.0%
  • Hayır

    Oy: 0 0.0%

  • Kullanılan toplam oy
    1
Geri
Üst Alt