Mü’min (Gâfir) Suresi 36. Ayette “Firavun ‘Ey Hâmân, Bana Yüksek Bir Kule Yap; Belki Yollara Ulaşırım’ Dedi” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“Mü’min Suresi 36. ayet, gücün kibirle birleştiğinde insanın hakikati araştırıyor görünürken aslında onu küçümsemeye ve kendi üstünlüğünü sergilemeye yönelebileceğini gösterir. Firavun, Hz. Musa’nın getirdiği delillere teslim olmak yerine Hâmân’dan yüksek bir yapı ister. Kur’an burada mimarlığı veya bilimi eleştirmez; bilakis insanın bilgi ve imkânlarını hakikati anlamak yerine kibir gösterisine dönüştürmesini sorgular. İnsan ne kadar yükseğe çıkarsa çıksın, Allah’ı fiziksel bir mekâna yerleştirerek bulamaz; asıl mesele kalbin hakikat karşısındaki yönüdür.”
Ersan Karavelioğlu
Mü’min Suresi 36. Ayetin Anlamı Nedir
Mü’min, diğer adıyla Gâfir Suresi'nin 36. ayetinde anlatım yeniden doğrudan Firavun'a dönmektedir. Firavun ailesinden imanını gizleyen mümin adam uzun süre boyunca ona ve çevresine akıl, tarih, delil ve ahiret üzerinden uyarılar yapmıştır. Buna rağmen Firavun'un hakikat karşısındaki tavrı değişmemekte ve şimdi Hâmân'a dikkat çekici bir emir vermektedir.Ayetin genel anlamı şöyledir:
Ayet burada cümleyi tamamlamaz; Firavun'un ulaşmak istediğini söylediği “yolların” ne olduğu bir sonraki ayette açıklanacaktır. Orada onun göklerin yollarına ulaşıp Musa'nın ilahına bakmak istediğini söylediği ve aynı zamanda Hz. Musa'yı yalancı sandığını ifade ettiği görülecektir.“Firavun dedi ki: ‘Ey Hâmân! Bana yüksek bir yapı yap; belki yollara ulaşırım.’”
Mü’min Suresi, 40:36
Dolayısıyla 36. ayeti 37. ayetten koparmadan okumak gerekir. Firavun'un istediği kule yalnız büyük bir yapı projesi değil, Hz. Musa'nın Allah hakkındaki çağrısıyla alay eden veya onu geçersiz göstermeye çalışan kibirli söylemin bir parçasıdır.
Firavun Neden Hâmân’a Seslenmektedir
Hâmân, Kur’an'da Firavun'un yakın çevresindeki önemli kişilerden biri olarak zikredilmektedir. Daha önce Mü’min Suresi 24. ayette de Firavun ve Kârûn ile birlikte adı geçmişti.Burada Firavun:
“Ey Hâmân.”
diyerek büyük bir yapı yapılmasını istemektedir.
Ayet Hâmân'ın bütün idarî görevlerinin ayrıntılı bir listesini vermediği için onun tam makamını Kur’an'ın açıkça söylemediği ayrıntılarla kesinleştirmemek gerekir. Ancak bağlam, onun Firavun'un emirlerini gerçekleştirebilecek güçlü yönetim çevresinde bulunduğunu göstermektedir.
Bu durum aynı zamanda otorite çevresindeki insanların sorumluluğunu da düşündürür. Güçlü bir yöneticinin yanında bulunmak, onun her isteğini sorgulamadan uygulamanın ahlaken doğru olduğu anlamına gelmez.
Yetki sahibi kişinin emri de adalet ve hakikat açısından değerlendirilebilir.
İnsan yalnız:
“Bana emir verildi.”
diyerek bütün ahlaki sorumluluğundan otomatik olarak kurtulamaz.
Firavun’un İstediği Yapı Nasıl Bir Yapıydı
Ayette geçen ifade yüksek bir yapı, kule veya büyük bir bina anlam alanına sahiptir.Kur’an burada:
yüksekliğini,
kaç kat olduğunu,
hangi malzemeden yapıldığını,
tam olarak nerede bulunduğunu
söylemez.
Bu nedenle sonradan oluşturulmuş ayrıntıları ayetin kesin bilgisi gibi sunmamak gerekir.
Ayetin mesajı mimari ayrıntıdan çok Firavun'un zihniyetine odaklanmaktadır.
Firavun Hâmân'dan olağanüstü yüksek bir yapı istemekte ve bunu göklere giden yollara ulaşma iddiasıyla ilişkilendirmektedir.
Dolayısıyla mesele:
“Tarihin ilk gökdeleni kaç metreydi?”
sorusu değildir.
Asıl soru:
“Firavun neden böyle bir yapı istemektedir?”
sorusudur.
Kur’an kıssasının manevi değeri de burada ortaya çıkar.
“Belki Yollara Ulaşırım” İfadesindeki Yollar Nelerdir
Bu ifade bir sonraki ayetle açıklanmaktadır. Firavun:“Göklerin yollarına.”
ulaşmaktan söz edecektir.
Buradaki söylem, Hz. Musa'nın Allah'a çağrısına karşı Firavun'un geliştirdiği yaklaşımın parçasıdır.
O adeta:
“Musa'nın sözünü test etmek için yukarı çıkayım ve onun ilahına bakayım.”
gibi bir iddia ortaya koymaktadır.
Ancak bu ifadeyi modern:
uzay yolculuğu,
astronomi,
roket teknolojisi
gibi kavramlara doğrudan bağlamak doğru değildir.
Ayet bilimsel uzay araştırmasını eleştirmemektedir.
Burada anlatılan Firavun'un Allah'ı fiziksel olarak yukarıda bulunup gözle görülebilecek bir varlık gibi ele alan ve Musa'nın mesajını küçümsemeye yönelen söylemidir.
Kur’an'ın amacı astronomiyi tartışmak değil, Firavun’un kibirli hakikat anlayışını göstermektir.
Firavun Allah’ı Fiziksel Bir Mekânda mı Arıyordu
Firavun'un sözleri böyle bir düşünce biçimini yansıtmaktadır. O, Hz. Musa'nın Rabbini sanki yüksek bir yapıya çıkılarak gözle görülebilecek fiziksel bir varlık gibi ele almaktadır.Fakat Allah'ı yaratılmış varlıklarla aynı şekilde düşünmek doğru değildir.
Allah:
bir bina içinde,
bir gezegen üzerinde,
bir koordinatta
bulunan yaratılmış cisim gibi değildir.
İslam inancında Allah yaratılmışlara benzemez ve mekânın kendisi de Allah'ın yaratmasıdır.
Bu nedenle:
“Ne kadar yükseğe çıkarsak Allah’a fiziksel olarak o kadar yaklaşırız.”
şeklindeki anlayış doğru değildir.
Allah'a yakınlık, mesafe ölçüsüyle değil iman, kulluk, takva ve manevi yönelişle ilgilidir.
Bir insan yüksek dağın tepesinde olup Allah'tan manevi olarak uzak yaşayabilir; başka biri küçük bir odada samimiyetle dua ederken Allah'a kulluk bakımından yakın olabilir.
Bu Ayet Allah’ın “Gökte” Olması Konusunu Nasıl Anlamamızı Gerektirir
Bu tür konularda Kur’an'ın ve İslam ilim geleneğinin kullandığı ifadeleri yaratılmışların fiziksel mekân ilişkilerine indirgememek gerekir.Allah'ın yüceliği:
fiziksel kat yüksekliği,
metre,
kilometre,
yön
ölçüleriyle tanımlanamaz.
Allah el-Aliyy, yani yücedir; fakat bu yüceliği bir binanın veya dağın yüksekliği gibi düşünmek doğru değildir.
Firavun'un hatalarından biri de Hz. Musa'nın Rabbini kendi maddi dünya anlayışıyla sınırlandırmaya çalışmasıdır.
Bu nedenle Mü’min 36'dan:
“Allah'a ulaşmak için fiziksel olarak yukarı çıkmak gerekir.”
sonucu çıkarılamaz.
Tam tersine ayetin bağlamı, böyle bir düşüncenin Firavun'un yanlış yaklaşımının parçası olduğunu göstermektedir.
Allah yaratılmış mekâna muhtaç değildir.
Firavun Gerçekten Allah’ı Araştırmak mı İstiyordu
Ayetin sonraki kısmı, bunun samimi bir hakikat araştırmasından çok Hz. Musa'yı yalanlama eğilimiyle bağlantılı olduğunu göstermektedir.Bir sonraki ayette Firavun:
“Ben onu kesinlikle yalancı sanıyorum.”
anlamındaki sözünü söyleyecektir.
Dolayısıyla burada:
“Firavun samimi biçimde araştırma yapıyordu.”
demek bağlamla uyumlu görünmez.
Samimi araştırmanın temel özelliği, sonucun önceden belirlenmemiş olmasıdır.
Gerçek araştırmacı:
“Delile bakacağım ve sonuç ne çıkarsa kabul edeceğim.”
der.
Firavun ise Hz. Musa'yı zaten yalancı görüyor ve ardından gösterişli bir girişimde bulunuyor.
Bu bize çok önemli bir zihinsel ölçü öğretir:
Araştırıyor görünmek ile gerçekten hakikati araştırmak aynı şey değildir.
İnsan bazen kararını önceden verir, sonra yalnız kendi kararını destekleyecek kanıtlar arar.
Bu, araştırma değil doğrulama yanlılığına dönüşebilir.
Bir İnsan Delili Görmeden Önce Sonucunu Belirlerse Ne Olur
Hakikat arayışı büyük ölçüde zarar görebilir.Bir kişi:
“Bu insan kesin yalancı.”
diye başlarsa, onun söylediği her sözü yalan gösterecek bir yorum bulabilir.
Bir insan:
“Benim siyasi görüşüm kesin doğrudur.”
diye başlarsa, yalnız kendi tarafını destekleyen haberleri okuyabilir.
Bir patron:
“Bu çalışan zaten başarısız.”
diye karar verdiyse yaptığı iyi işleri fark etmeyebilir.
Bir eş:
“Sen hep böylesin.”
diye düşündüğünde karşı tarafın değiştiği yerleri göremeyebilir.
İşte insan zihni böyle çalışabilir.
Mü’min Suresi'nin önceki ayetleri sürekli:
delil,
kibir,
şüphe,
tartışma
üzerinde durmuştu.
Firavun'un tavrı bunun somut örneğidir.
Hakikati gerçekten aramak istiyorsan, sevmediğin sonucun doğru olabileceği ihtimaline de açık olmalısın.
Firavun’un Kule Yaptırması Bilim ve Teknolojiye Karşı Bir Eleştiri midir
Hayır.Bu ayeti bilim, mühendislik veya büyük yapı projelerine karşı kullanmak ciddi bir yanlış olur.
İnsanların:
yüksek bina yapması,
uzayı araştırması,
teleskop geliştirmesi,
uçak veya roket üretmesi
bu ayetin eleştirdiği şey değildir.
Bilimsel araştırma yaratılmış âlemi anlamanın yollarından biridir ve insanlığa büyük faydalar sağlayabilir.
Problem teknoloji değil, teknolojinin hangi amaç ve zihniyetle kullanıldığıdır.
Aynı mühendislik bilgisi:
hastane,
köprü,
okul
inşa etmek için kullanılabilir.
Aynı bilgi gösteriş, baskı veya kibir için de kullanılabilir.
Teknoloji ahlaki olarak tek başına ne iyi ne kötüdür; onu kullanan insanın amacı ve yöntemi önemlidir.
Mü’min 36'nın eleştirisi yüksek bina yapmak değil, Firavun’un kibirli söylemidir.
Bu Ayetten “Bilim Allah’ı Bulamaz” Sonucu Çıkarılabilir mi
Bu cümleyi dikkatli kurmak gerekir.Bilim, gözlemlenebilir ve ölçülebilir yaratılmış dünya hakkında yöntemli bilgi üretir.
Allah ise yaratılmış evrenin içindeki bir nesne değildir.
Bu nedenle:
“Teleskopla Allah'ı bulamadık, demek Allah yok.”
şeklindeki bir çıkarım kategori hatasıdır.
Teleskop:
galaksi,
yıldız,
gezegen
gözlemler.
Allah'ı bir gezegen gibi teleskopla aramak, teolojik iddianın ne olduğunu yanlış anlamaktır.
Aynı şekilde:
“Bilim Allah'ı laboratuvarda doğrudan ispatlamak zorundadır.”
demek de bilimsel yöntemin alanını yanlış değerlendirebilir.
İnanç:
felsefi,
metafizik,
vahye dayalı,
varoluşsal
boyutlar taşır.
Bilim ile din arasında konuşulabilecek çok alan vardır; fakat birini diğerinin yöntemine zorla indirgememek gerekir.
Firavun'un yaklaşımındaki problem de Allah'ı sanki fiziksel olarak yukarıda bulunabilecek bir nesne gibi ele almasıdır.

Büyük Yapılar ve Gösterişli Projeler İnsan Gücünün Sembolüne Dönüşebilir mi
Evet, tarih boyunca büyük mimari eserler yalnız işlev için değil, iktidar ve prestij göstergesi olarak da kullanılmıştır.Bir yönetici:
“Ben ne kadar güçlüyüm.”
mesajını:
saray,
anıt,
kule,
şehir
üzerinden vermek isteyebilir.
Bu her büyük yapının kötü olduğu anlamına gelmez.
Muhteşem mimari insanlığın sanat, mühendislik ve kültür başarılarından biri olabilir.
Sorun yapı değil, yapının insan egosunun putuna dönüşmesidir.
Bir insan ev yapar.
Normaldir.
Şirket genel merkezi yapar.
Normaldir.
Şehir yüksek bina yapar.
Normaldir.
Ama insan:
“Bunu yaptığım için artık herkesten üstünüm.”
diye düşünmeye başlarsa mesele değişir.
Mü’min 36 bize maddi büyüklük ile gerçek büyüklüğün aynı olmadığını hatırlatır.

İnsan Maddi Başarıyı Manevi Üstünlük Sanabilir mi
Evet.Bu, insanın çok sık düştüğü hatalardan biridir.
Bir kişi çok para kazanır ve:
“Demek Allah benden razı.”
diye düşünebilir.
Başka biri fakirlik yaşar ve:
“Demek Allah beni sevmiyor.”
sonucuna varabilir.
Bu iki denklem de doğru değildir.
Dünya nimetleri:
imtihan,
sorumluluk,
imkân
olabilir.
Servet tek başına ilahî rıza belgesi değildir.
Yoksulluk da tek başına Allah'ın reddi değildir.
Firavun'un:
mülkü,
sarayları,
otoritesi
vardı.
Bunların hiçbiri onun haklı olduğunu göstermedi.
Dolayısıyla insan başarısını şükürle karşılamalı ama onu manevi üstünlük belgesine çevirmemelidir.
Gerçek değer insanın:
imanı,
adaleti,
ahlakı,
sorumluluğu
ile ilgilidir.

Firavun’un Bu Tavrı Kibirle Nasıl İlişkilidir
Bir önceki ayet doğrudan kibirli zorbanın kalbinin mühürlenmesinden söz etmişti.Şimdi hemen ardından Firavun'un yüksek yapı isteği gelmektedir.
Bu bağ son derece anlamlıdır.
Kibir insanın yalnız:
“Ben büyüğüm.”
demesi değildir.
Hakikatin kendisine gelmesine rağmen:
“Ben kendi yöntemimle onu küçülteceğim.”
tavrına dönüşebilir.
Firavun Hz. Musa'nın delillerine teslim olmak yerine Allah hakkında kendi maddi ölçülerini ortaya koymaktadır.
Adeta:
“Göğe çıkarım, bakarım; Musa'nın sözünü geçersiz gösteririm.”
demektedir.
Bu, insanın aklını kullanması değil, aklı egonun hizmetine sokmasıdır.
Akıl büyük nimettir.
Ama kibir aklı hakikat aracı olmaktan çıkarıp kendini haklı çıkarma aracına dönüştürebilir.

Kibirli İnsan Neden Gösterişe Daha Fazla Yönelebilir
Çünkü kibir çoğu zaman yalnız içeride yaşanmaz; dışarıdan da görülmek ister.İnsan:
gücünü,
parasını,
başarısını
başkalarına göstermek isteyebilir.
Bunun doğal bir tarafı olabilir. İnsan yaptığı başarılı işten gurur duyabilir.
Sorun, bütün kimliğin gösteriş üzerine kurulmasıdır.
İnsan artık:
“Ben kimim?”
sorusuna:
“Ne kadar büyük görünüyorum?”
cevabını vermeye başlayabilir.
Bu durum sosyal medya çağında da çok belirgindir.
İnsan hayatını yaşamak yerine hayatını göstermeye başlayabilir.
Ev.
Araba.
Tatil.
Makam.
Hepsi dışarıdan onay toplamak için kullanılabilir.
Mü’min 36 doğrudan sosyal medyadan söz etmez elbette; fakat Firavun'un büyük yapı isteği üzerinden gücün gösteriye dönüşmesi konusunda düşünmemizi sağlayabilir.
Asıl soru şudur:
Sahip olduklarım bana hizmet mi ediyor, yoksa ben onların görüntüsüne mi hizmet ediyorum?

Bu Ayet İnanç ile Akıl Arasında Bir Çatışma Olduğunu mu Gösterir
Hayır.Firavun'un tavrını:
“Akıl kullandı ve bu yüzden yanlış yaptı.”
şeklinde okumak doğru değildir.
Tam tersine önceki ayetlerde sürekli delil vurgusu yapılmıştır.
Hz. Musa:
ayetler ve apaçık delille
gönderilmiştir.
Firavun ailesindeki mümin adam da:
delil,
tarih,
mantık,
ihtimal değerlendirmesi
üzerinden konuşmuştur.
Kur’an'ın eleştirdiği şey akıl değil, delilsiz ve kibirli akıl yürütmedir.
Akıl insanı hakikate götürebilir.
Ama insan aklını:
egosunu savunmak,
delilleri çarpıtmak,
önceden verdiği kararı haklı göstermek
için de kullanabilir.
Dolayısıyla mesele:
“Akıl mı iman mı?”
değildir.
Daha doğru soru:
“Aklı hakikati aramak için mi, egomu korumak için mi kullanıyorum?”
olmalıdır.

Mü’min 36 Bugünkü Güç Sahiplerine ve Yöneticilere Ne Söyler
Şunu söyler:Büyük proje yapmak seni otomatik olarak büyük insan yapmaz.
Bir yönetici:
köprü,
havaalanı,
bina,
fabrika
yaptırabilir.
Bunlar gerçekten değerli hizmetler olabilir.
Ama aynı zamanda:
adalet,
insan hakkı,
hesap verebilirlik,
dürüstlük
gibi ölçüler de önemlidir.
Bir ülke muhteşem yapılar inşa edip insanlarına haksızlık yapıyorsa yalnız bina yüksekliğiyle ahlaki büyüklük kazanmış olmaz.
Aynı şey şirket için de geçerlidir.
Çok büyük merkez binası vardır.
Ama çalışanlarının hakkı yeniyorsa sorun vardır.
Maddi yapı büyüdükçe ahlaki yapı da büyümelidir.
Mü’min 36'nın Firavun'u bize şunu hatırlatır:
Görkem, hakikatin yerine geçemez.

Mü’min Suresi 35–37. Ayetler Arasında Nasıl Bir Bağlantı Vardır
- ayette Allah'ın ayetleri hakkında kendilerine gelmiş hiçbir delil olmadan tartışan, kibirlenen ve zorbalığa yönelen insanların kalplerinin mühürlenmesinden söz edilmişti.
- ayette bu kibirli zihniyet Firavun'un davranışında somutlaşmaya başlar. Firavun Hâmân'a:
der.
- ayette ise neyi kastettiği açıklanacak; göklerin yollarına ulaşarak Musa’nın ilahına bakmak istediğini söyleyecek, ardından da:
diyecektir. Ayetin devamında Firavun'a kötü işinin süslü gösterildiği, onun doğru yoldan alıkonulduğu ve kurduğu planın sonuçta hüsrana gittiği bildirilecektir.
Böylece üç ayette son derece güçlü bir akış vardır:
35. ayette delilsiz tartışma ve kalbi kapatan kibir, 36. ayette kibrin gösterişli projeye dönüşmesi, 37. ayette ise bu zihniyetin hakikatten uzaklaştırıcı sonucu.
Kur’an yalnız Firavun'un ne yaptığını değil, onu bu davranışa götüren iç dünyayı da göstermektedir.

Mü’min Suresi 36. Ayetin En Büyük Manevi Mesajı Nedir
Mü’min Suresi 36. ayetin en büyük manevi mesajlarından biri şudur:İmkânlarının büyümesi, hakikate olan ihtiyacını azaltmaz.
Firavun büyük bir hükümdardır.
İnsan ve kaynak harekete geçirebilir.
Yüksek yapı yaptırabilir.
Ama bütün bu imkânlar onun temel sorununu çözmemektedir:
Hakikat karşısındaki kibri.
İnsan bugün teknolojiyle uzaya çıkabilir.
Milyarlarca kilometre ötedeki galaksileri gözlemleyebilir.
Bu olağanüstü bir bilimsel başarıdır.
Ama teknoloji:
“Nasıl adil bir insan olacağım?”
“Hayatın anlamı nedir?”
“Gücümü nasıl kullanmalıyım?”
sorularını bizim yerimize cevaplamaz.
Teknolojik yükseklik ahlaki yükseklik değildir.
İnsan göğe çıkabilir ama hâlâ kibirli olabilir.
Asıl yükseliş yalnız bedenin veya medeniyetin yüksekliği değil, karakterin ve hakikat karşısındaki tevazunun yükselişidir.

Mü’min Suresi 36. Ayetin Sonuç Olarak Bize Anlattığı Nedir
Mü’min Suresi'nin 36. ayeti ilk bakışta yalnız Firavun'un Hâmân'a verdiği bir inşaat emrini anlatıyor gibi görünebilir:“Bana yüksek bir yapı yap.”
Fakat önceki ve sonraki ayetlerle birlikte okunduğunda çok daha derin bir tablo ortaya çıkar.
Firavun'a hakikat gelmiştir.
Hz. Musa Allah'ın ayetleri ve apaçık delille gönderilmiştir.
Firavun ailesinden mümin bir adam uzun uzun konuşmuştur.
Geçmiş toplumları hatırlatmıştır.
Ahireti hatırlatmıştır.
Hz. Yusuf örneğini anlatmıştır.
Delilsiz tartışmanın ve kibrin tehlikesini göstermiştir.
Bütün bunların ardından Firavun'un cevabı tevazu değildir.
Yeni bir gösteri ve meydan okumadır.
Bu bize insanın hakikat karşısındaki tavrının ne kadar önemli olduğunu gösterir.
Bazen insanın ihtiyacı daha fazla delil değildir.
Çünkü delil zaten vardır.
Asıl problemi:
Delili kabul edecek tevazunun bulunmamasıdır.
Bir insan yirmi kişiden aynı eleştiriyi duyabilir.
Ama:
“Hepsi bana karşı.”
der.
Finansal rakamlar şirketin kötü gittiğini gösterir.
Ama yönetici:
“Bunlar yanlış.”
der.
Doktor ciddi bir sağlık uyarısı yapar.
İnsan:
“Bana bir şey olmaz.”
der.
Bazen problem veri eksikliği değil, gerçeği kabul etmeye hazır olmamaktır.
Firavun'un kıssası bunun en uç örneklerinden biridir.
Bu nedenle Mü’min 36 insanı önce kendi içine bakmaya çağırır:
Ben de görmek istemediğim gerçekler karşısında gösterişli bahaneler üretiyor muyum?
İnsan bazen bir problemin özünü çözmek yerine büyük projeler yapabilir.
Bir ailede iletişim bozulmuştur.
Sorunu konuşmak yerine pahalı hediyeler alınır.
Şirketin kültürü kötüdür.
Yönetici sorunu çözmek yerine yeni ofis yaptırır.
Kişinin iç huzuru yoktur.
Daha pahalı araba alır.
Bunların kendisi kötü değildir.
Ama asıl problemin yerine kullanılıyorsa çözüm olmaz.
Dışarıdaki büyüklük içerideki boşluğu otomatik olarak doldurmaz.
Firavun büyük kule istiyor.
Ama asıl sorun kule yüksekliği değildir.
Hakikat karşısındaki kalbidir.
Bu ayet modern insanın “daha yükseğe, daha büyüğe, daha fazlasına” yönelen hayat anlayışını da sorgulatabilir.
Daha büyük ev.
Daha güçlü araba.
Daha fazla para.
Daha yüksek makam.
Bunların hepsi meşru hedefler olabilir.
İslam insanın gelişmesine ve üretmesine karşı değildir.
Ancak insan sürekli daha fazlasını isterken:
“Ben neden bunu istiyorum?”
diye sormalıdır.
İhtiyacım olduğu için mi?
Aileme daha iyi hayat sağlamak için mi?
Üretmek için mi?
Yoksa insanlara:
“Ben sizden büyüğüm.”
göstermek için mi?
Aynı mal, farklı niyetlerle bambaşka ahlaki anlam kazanabilir.
Mü’min 36'nın Firavun'u bize gösterişli gücün içinde saklanabilecek kibri düşündürmektedir.
Ayet bilim ve teknoloji açısından da son derece dengeli okunmalıdır.
İnsanlık bugün Firavun döneminde hayal bile edilemeyecek yüksekliklere çıkmıştır.
Uçaklar gökyüzünde.
Uzay araçları gezegenlere gidiyor.
Teleskoplar milyarlarca ışık yılı uzaktaki cisimleri gözlemliyor.
Bütün bunlar insan aklının ve çalışmasının olağanüstü başarılarıdır.
Mü’min 36 bunları küçümsememizi söylemez.
Tam tersine yanlış olan, bu başarıları:
“Artık insanın Allah’a ihtiyacı kalmadı.”
sonucuna dönüştürmektir.
Bilimin açıklayabildiği şeylerin artması, varoluşun bütün metafizik sorularının ortadan kalktığı anlamına gelmez.
Bilim:
bir yıldızın nasıl oluştuğunu açıklayabilir.
İnsan:
“Neden bir şey var da hiçlik yok?”
gibi başka düzeyde sorular sormaya devam edebilir.
Bu alanlar birbirine düşman olmak zorunda değildir.
Bilim yaratılmış düzeni araştırır; iman varlığın nihai kaynağı ve anlamıyla ilgili daha geniş bir ufuk taşır.
Firavun'un hatası bilim yapmak değil, Allah'ı fiziksel bir nesne gibi araştırdığını söyleyerek Hz. Musa'nın mesajını küçümsemeye çalışmasıdır.
Mü’min 36 tevhid açısından da çok büyük bir sınır çizer.
Allah'ı:
bir dağın üzerinde oturan,
bir kulenin sonunda bulunan,
fiziksel olarak uzayın belirli bir noktasında yer alan
bir varlık gibi tasavvur etmek doğru değildir.
Allah yaratılmış evrenin bir parçası değildir.
Evren:
mekânı,
zamanı,
maddesi
ile yaratılmıştır.
Allah bütün bunlara muhtaç değildir.
Bu nedenle:
“Allah’a ne kadar yakınız?”
sorusu fiziksel mesafe sorusu değildir.
Bir insan Kâbe'nin yanında olabilir ama kalbi Allah'tan uzak olabilir.
Başka biri dünyanın çok uzak bir köşesinde Allah'ı samimiyetle anabilir.
Allah’a yakınlık, kilometreyle değil kullukla ilgilidir.
Bu, Mü’min 36'nın Firavun'un fiziksel yükselme düşüncesi karşısında bize hatırlattığı önemli tevhid ölçüsüdür.
Ayet aynı zamanda otorite sahiplerinin etrafındaki insanlara da mesaj verir.
Firavun:
“Ey Hâmân, yap.”
diyor.
Burada Hâmân'ın konumu önem kazanıyor.
Bir yönetici yanlış bir karar verdiğinde çevresindeki herkes:
“Emredersiniz.”
derse yanlış çok büyüyebilir.
Bu yüzden güçlü kurumlarda itiraz edebilecek dürüst insanlara ihtiyaç vardır.
Bir patron:
“Bu projeye yüz milyon harcayacağız.”
diyor.
Finans yöneticisi bunun şirketi batıracağını biliyor.
Sırf patron kızmasın diye susuyorsa sorun vardır.
Bir devlet yöneticisi yanlış karar veriyor.
Danışmanlar yalnız hoşuna giden şeyleri söylüyorsa karar mekanizması bozulur.
Gerçek danışman:
“Bu kararın ciddi riski var.”
diyebilmektir.
Firavun ailesindeki mümin adam zaten önceki ayetlerde bunun örneğini göstermiştir.
O, Firavun'un çevresindedir ama:
“Bir insanı Rabbim Allah’tır dediği için öldürecek misiniz?”
diye itiraz etmiştir.
Dolayısıyla aynı sarayda iki farklı insan tipi vardır:
Hakikati söyleyen vicdanlı kişi ve iktidarın emrini yerine getiren çevre.
Bu da bize insanların yalnız içinde bulundukları kurumla değil, o kurum içindeki ahlaki tercihleriyle değerlendirilmesi gerektiğini gösterir.
Mü’min 36, insanın maddi başarısıyla manevi durumunu birbirine karıştırmamasını da öğretir.
Bir kişi çok başarılı olabilir.
Dünyanın en büyük şirketlerinden birini kurabilir.
Bu gerçekten takdir edilebilir.
Ama onun bütün:
ahlaki,
dinî,
felsefi
görüşlerini otomatik olarak doğru yapmaz.
Bir alanda başarı başka alanda uzmanlık anlamına gelmeyebilir.
Çok iyi mühendis olmak çok iyi ahlak filozofu olmak değildir.
Çok iyi doktor olmak her ekonomik konuda uzman olmak değildir.
Çok zengin olmak din konusunda yanılmazlık sağlamaz.
Başarıya saygı duy ama başarı sahibini her alanda otoriteye dönüştürme.
Firavun'un büyük yapı yaptırabilecek güce sahip olması, Hz. Musa'nın tevhid mesajını çürüten bir delil değildir.
Bugün de servet ve teknoloji hakikatin yerine geçmez.
Ayet ayrıca “görmek” meselesini derin biçimde düşündürür.
Firavun bir sonraki ayette:
“Musa’nın ilahına bakayım.”
diyecektir.
Sanki gözle görmediği şey yokmuş gibi davranmaktadır.
Oysa insanın kabul ettiği birçok gerçek doğrudan gözle görülmez.
Akıl.
Sevgi.
Bilinç.
Matematiksel ilişkiler.
Bunları fiziksel bir nesne gibi masaya koyamazsın.
Bu, bunların gerçek olmadığı anlamına gelmez.
Dolayısıyla:
“Gözümle görmüyorum, o hâlde yok.”
düşüncesi başlı başına yeterli bir bilgi teorisi değildir.
İnsan bilgiye:
duyu,
akıl,
güvenilir haber
gibi farklı yollarla ulaşabilir.
Dinî bilgi açısından vahiy de temel bir bilgi kaynağıdır.
Mü’min 36 doğrudan epistemoloji dersi vermese de Firavun'un yaklaşımı bize bilginin yalnız fiziksel gözleme indirgenmesinin sınırlarını düşündürmektedir.
Ayet aile ve günlük hayat açısından bile çok pratik bir ders verir.
Bir insan tartışmada yanlış olduğunu hissediyor.
Ama:
“Özür dilersem küçülürüm.”
diye düşünüyor.
Sonra daha büyük gerekçeler üretmeye başlıyor.
İlk hata küçük.
Ama onu savunmak için söylediği sözler giderek büyüyor.
Bu, Firavun'un davranışının küçük ölçekteki psikolojik benzerlerinden biri olabilir.
Küçük bir yanlışı erken kabul etmek, büyük bir kibir binası kurmaktan daha kolaydır.
“Yanılmışım.”
de.
Bazen bütün mesele biter.
Ama insan gururu nedeniyle bunu söylemezse yanlışını savunmak için yeni yanlışlar üretmek zorunda kalabilir.
Mü’min 36 bize:
Kuleyi yükseltmeden önce temeli sorgula.
gibi derin bir hayat ilkesi düşündürür.
Yanlış fikrin üzerine daha fazla argüman, daha fazla gösteriş ve daha fazla güç koymak onu doğru yapmaz.
Temel yanlışsa bina yükseldikçe sorun büyür.
Bu ayet sosyal medya çağında “görünürlük” ile “değer” arasındaki farkı da düşündürür.
Bir içerik milyonlarca kez izlendi.
Doğru olmak zorunda değil.
Bir kişi milyonlarca takipçiye sahip.
Her konuda haklı olmak zorunda değil.
Bir fikir trend oldu.
Hakikat olmak zorunda değil.
Görünürlük ile doğruluk aynı şey değildir.
Firavun büyük ve görünür bir yapı kurmak istiyor.
Hz. Musa ise hakikati getiriyor.
Kur’an'ın terazisinde büyük görünen şey her zaman daha ağır değildir.
Bazen küçük görünen bir söz:
“Rabbim Allah’tır.”
büyük bir saray düzeninden daha güçlü olabilir.
Mü’min 36 bizi kendi başarılarımız karşısında da tevazuya çağırır.
Bir şey başardın.
Sevin.
Şükret.
Kutla.
Bunda problem yok.
Ama:
“Bunu ben tek başıma yaptım.”
duygusuna kapılma.
Sana:
akıl,
sağlık,
imkân,
zaman,
insan desteği
verildi.
Bunları hatırlamak başarıyı küçültmez.
Tam tersine şükürle güzelleştirir.
Firavun zihniyeti:
“Gücüm benim mutlak büyüklüğümün kanıtıdır.”
der.
Mümin ise:
“Bu bana verilmiş bir imkândır; nasıl kullandığımın hesabını vereceğim.”
der.
İki yaklaşım arasında çok büyük fark vardır.
Mü’min 36 dinî tartışmalarda Allah tasavvuru konusunda da dikkatli olmayı gerektirir.
Allah'ı yaratılmışlara benzetmek veya:
insan bedeni,
fiziksel yön,
mekânsal sınırlılık
üzerinden tasvir etmek teolojik açıdan büyük sorunlara yol açabilir.
Allah hakkında konuşurken vahyin sınırını korumak gerekir.
Kur’an'ın kullandığı yücelik ifadelerini kendi maddi zihnimizin kalıplarına hapsetmemeliyiz.
Allah’ın yüceliği yaratılmış yüksekliklere benzemez.
Firavun'un:
“Yüksek kule yapayım ve Musa'nın ilahına bakayım.”
mantığı tam da Allah'ı yaratılmış mekânın içine yerleştiren yanlış yaklaşımın örneğidir.
Bu ayet aynı zamanda insanın büyük projelerle kendisini ölümsüzleştirme arzusunu da düşündürür.
İnsan bazen:
“Benden sonra da adım kalsın.”
ister.
Bu insani bir arzudur.
İnsan güzel eser bırakabilir.
Okul yapabilir.
Hayır kurumu kurabilir.
Faydalı kitap yazabilir.
Bunlar güzel şeylerdir.
Ama sırf:
“Adımı herkes bilsin.”
diye yapılan işler insanın içindeki gösteriş arzusuyla sınanabilir.
İslam'da niyet bu yüzden çok önemlidir.
Aynı bina:
bir insan için büyük hayır,
başka biri için büyük ego projesi
olabilir.
Dışarıdan yapı aynıdır.
Kalpteki niyet farklıdır.
İnsan başkasının niyetini kesin bilemez.
Bu yüzden başkalarına hüküm vermekten çok kendi niyetimizi kontrol etmek daha sağlıklıdır.
Mü’min 36 tam da bunu düşündürür:
Ben yüksek bir şey yapmaya çalışırken aslında neyi yükseltiyorum?
İnsanlara faydayı mı?
Yoksa kendi egomu mu?
Ayetin ardından gelecek 37. ayet Firavun'un iç dünyasını daha açık biçimde gösterecektir. Onun kötü işi kendisine süslü gösterilmiş ve doğru yoldan alıkonulmuştur. Bu, insanın yanlışını ne kadar çok savunursa onu sonunda güzel görmeye başlayabileceği konusunda çok ciddi bir uyarıdır.
İlk yanlış:
“Belki böyle yapmalıyım.”
diye başlar.
Sonra:
“Bunda ne var?”
olur.
Daha sonra:
“Zaten doğru olan bu.”
noktasına gelebilir.
İşte insanın ahlaki algısı böyle tersine dönebilir.
Bu yüzden yanlışın erken aşamasında dönmek çok değerlidir.
Yanlışın üzerine kule kurma; temeldeki yanlışı düzelt.
Mü’min Suresi 36. ayet bugün bize şu soruları sordurur: Hakikati gerçekten araştırıyor muyum, yoksa önceden verdiğim kararı haklı göstermek için mi delil arıyorum? Maddi başarılarımı manevi üstünlük sanıyor muyum? Büyük işler yaparken niyetim hizmet mi, gösteriş mi? Bana doğruyu söyleyen insanları çevremde tutabiliyor muyum? Allah’ı kendi fiziksel dünyamın sınırları içinde düşünmeye mi çalışıyorum?
Bu sorular ayetin yalnız Firavun'un Hâmân'a yüksek bir kule yaptırmak istemesini anlatmadığını; kibir, gösteriş, bilim ve iman, Allah tasavvuru, güç, teknoloji, yönetim, delil ve insanın kendi yanlışını büyüterek savunma eğilimi üzerine son derece kapsamlı bir hayat ölçüsü sunduğunu göstermektedir.
Sonuç olarak Mü’min Suresi 36. ayet bize şunu öğretmektedir: Firavun, Hz. Musa’nın getirdiği apaçık delillere teslim olmak yerine Hâmân’dan yüksek bir yapı istemiş ve göklere ulaşma iddiasında bulunmuştur. Bu durum bilim veya mimarinin kötülenmesi değil, insanın maddi imkânlarını kibir ve hakikati küçümseme aracına dönüştürmesinin eleştirisidir. Allah fiziksel bir mekâna hapsedilemez ve insan ne kadar yükseğe çıkarsa çıksın manevi olarak ancak iman, kulluk ve tevazuyla Allah’a yaklaşabilir.
Büyük işler yap ama kendini büyük sanma.
Bilimi öğren ama bilimi kibir aracına dönüştürme.
Allah'ı yaratılmış mekânlara hapsetme.
Gücünü hakikatin yerine koyma.
Yanlışını gösterişle savunma.
Sana doğruyu söyleyebilen insanları kaybetme.
Ve şu büyük ölçüyü kalbinin merkezinde tut:
Mü’min 36, insanın göğe yükselen bir yapı kurabileceğini fakat kalbi kibirle doluysa hakikate bir adım bile yaklaşamayabileceğini öğretir. Firavun’un problemi yükseğe çıkmak istemesi değil, hakikati kendi maddi ölçülerine indirgemesi ve önceden verdiği “Musa yalancıdır” hükmünü desteklemek için gücünü kullanmasıydı. Gerçek yükseliş bina yüksekliğiyle değil, insanın hakikat karşısında ne kadar tevazu gösterebildiğiyle ölçülür.
⠀
Son Söz
“Mü’min 36, insanın ne kadar yükseğe çıktığından önce neden yükselmek istediğini sorgulatır. Büyük bina, büyük şirket, büyük servet ve büyük teknoloji değerli olabilir; fakat bunların hiçbiri kalpteki kibri tek başına iyileştirmez. Firavun göklere ulaşacak bir yapı isterken asıl aşamadığı engel kendi egosuydu. Sen gücünü büyütürken tevazunu da büyüt; çünkü insanın gerçek yüksekliği, başkalarının ona ne kadar yukarıdan baktığında değil, hakikat karşısında ne kadar eğilebildiğinde ortaya çıkar.”
Ersan Karavelioğlu