Âl-i İmrân Suresi 134. Ayette “Onlar Bollukta da Darlıkta da Allah Yolunda Harcar, Öfkelerini Yutar ve İnsanları Affederler; Allah İyilik Yapanları Sever” İfadesi Ne Anlama Gelir
“İnsanın gerçek ahlakı yalnız elinde çok şey varken ne verdiğiyle değil, azı varken neyi paylaşabildiğiyle; güçlü olduğunda kimi ezdiğiyle değil, öfkeliyken kendisini ne kadar yönetebildiğiyle anlaşılır. Âl-i İmrân 134, takvâyı soyut bir kavram olmaktan çıkarıp insanın cüzdanında, öfkesinde ve affetme gücünde görünür hâle getirir.”
Ersan Karavelioğlu
Âl-i İmrân Suresinin 134. ayetinde şöyle buyrulur:
“Onlar bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah iyilik yapanları sever.”
Bir önceki 133. ayette:
“Rabbinizin bağışlanmasına ve genişliği göklerle yer kadar olan, takvâ sahipleri için hazırlanmış cennete koşun.”
denilmişti.
- ayet ise çok doğal bir soru ortaya çıkarır:
Peki bu takvâ sahipleri kimdir?
Kur’an onları soyut ifadelerle bırakmaz.
Üç çok somut özellik verir:
Bollukta ve darlıkta infak ederler.
Öfkelerini yutarlar.
İnsanları affederler.
Ve bütün bunları tek bir büyük kavramla tamamlar:
İhsan.
Yani iyiliği en güzel biçimde yapmak.
Bu ayet, dindarlığın yalnız:
ibadet,
söz,
kimlik
olmadığını gösterir.
Takvâ:
parayla karşılaştığında,
öfkelendiğinde,
sana kötülük yapıldığında
nasıl davrandığında görünür.
“Bollukta da Darlıkta da Harcarlar” Ne Demektir
Ayette:
“ellezîne yunfikûne fi’s-serrâi ve’d-darrâ”
denir.
Yani:
“Onlar bollukta da darlıkta da infak ederler.”
“Serra”:
rahatlık,
bolluk,
refah
anlamları taşır.
“Darra” ise:
darlık,
zorluk,
sıkıntı
anlamına gelir.
Yani hayır yapmak:
yalnız zenginlerin işi
olarak sunulmaz.
İmkânın çoksa:
çok verirsin.
Azsa:
imkânın ölçüsünde
verirsin.
Önemli olan:
iyiliğin yalnız rahat günlere bağlı olmamasıdır.
İnsan Darlıkta Neden İnfak Etsin
Çünkü infakın değeri yalnız:
miktarda
değildir.
Bir zengin için:
yüksek görünen bir miktar
çok küçük fedakârlık olabilir.
Maddi imkânı sınırlı bir kişinin:
küçük yardımı ise
çok daha büyük fedakârlık taşıyabilir.
Kur’an burada:
herkese aynı miktarı verin
demez.
İnsanın:
imkânı ölçüsünde
iyilikten kopmamasını ister.
Darlıkta verilen küçük şey:
bazen bollukta verilen büyük miktardan
daha derin bir paylaşma anlamı taşıyabilir.
İnfak Sadece Para Vermek midir
Kelime özellikle:
maldan harcamayı
ifade eder.
Fakat iyilik anlayışı bundan daha geniştir.
İnsan:
parasını,
zamanını,
bilgisini,
emeğini,
imkânını
başkasının yararı için kullanabilir.
Ancak ayetin doğrudan ifadesini:
fazla genişletip para boyutunu kaybetmemek gerekir.
Burada ekonomik paylaşım:
özellikle önemlidir.
Çünkü insanın:
malından vazgeçebilmesi
nefsi için ciddi bir sınavdır.
Neden Takvâ Sahibinin İlk Özelliği Para Konusunda Anlatılıyor
Çünkü para:
insanın neye gerçekten değer verdiğini
çok güçlü biçimde ortaya çıkarabilir.
İnsan:
çok güzel konuşabilir.
Merhametten söz edebilir.
Ama başkasının ihtiyacı karşısında:
hiçbir fedakârlık yapmak istemeyebilir.
Kur’an:
imanı:
cüzdana kadar
indirir.
Yani:
“Neye inanıyorsun?”
sorusunun yanında:
“Sahip olduğun şeyi nasıl kullanıyorsun?”
sorusunu da sorar.
Darlıkta İnfak Etmek İnsan Kendisini Zora Sokmalı Demek midir
Hayır.
İslam:
insanın kendisini ve bakmakla yükümlü olduğu kişileri
mağdur etmesini istemez.
İnfak:
sorumlu cömertliktir.
İnsan:
ailesinin temel ihtiyaçlarını ihmal edip:
bütün parasını dağıtarak
dindarlık gösterisi yapmak zorunda değildir.
Dolayısıyla:
bollukta ve darlıkta vermek
demek:
her durumda ölçüsüzce vermek
değil;
imkân ne olursa olsun:
cömertlik ruhunu kaybetmemek
demektir.
“Öfkelerini Yutarlar” İfadesi Ne Anlama Gelir
Ayette:
“vel-kâzimîne’l-gayz”
denir.
“Gayz”:
yoğun öfke,
içte kabaran kızgınlık
anlamına gelir.
“Kazm” ise:
bir şeyi tutmak,
kapatmak,
dışarı taşmasını engellemek
anlamları taşır.
Dolayısıyla ifade:
“Öfkeyi hiç hissetmezler.”
demiyor.
Tam tersine:
öfke vardır.
Ama insan:
öfkenin kendisini yönetmesine izin vermez.
Kur’an Öfkelenmeyi Günah mı Sayıyor
Hayır.
Öfke:
insani bir duygudur.
Haksızlık karşısında:
öfke duymak
hatta bazen ahlaki duyarlılığın işareti olabilir.
Sorun:
öfkenin:
zulme,
hakarete,
şiddete,
haksız karara
dönüşmesidir.
Takvâ sahibi insanın özelliği:
öfkesiz olmak değil;
öfke anında iradesini kaybetmemektir.
Öfkeyi Yutmak Bastırmakla Aynı Şey midir
Tam olarak değil.
Sağlıksız bastırma:
öfkeyi yok sayıp
içeride biriktirmek
olabilir.
Ayetin vurgusu ise:
öfkenin kontrol edilmesi
üzerinedir.
İnsan:
“Ben öfkeli değilim.”
diye kendisini kandırmak zorunda değildir.
Şöyle diyebilir:
“Öfkeliyim ama bu hâlde sana zulmetmeyeceğim.”
Bu çok daha olgun bir tutumdur.
Öfke:
hissedilebilir.
Konuşulabilir.
Ama:
ahlakın direksiyonuna oturmamalıdır.
Öfke Neden İnsan İçin Bu Kadar Büyük Bir Sınavdır
Çünkü öfke:
düşünme sürecini daraltabilir.
İnsan öfkeli olduğunda:
normalde söylemeyeceği sözleri
söyleyebilir.
İlişkileri bitirebilir.
Şiddet kullanabilir.
Karşı tarafın yalnız hatasını değil:
bütün kişiliğini
yok etmek isteyebilir.
Ve birkaç dakika sonra:
pişman olabilir.
Bu nedenle öfke kontrolü:
yalnız nezaket değil;
ahlaki öz yönetim
meselesidir.
Öfkeyi Kontrol Etmek Güçsüzlük müdür
Hayır.
Aksine çoğu zaman:
büyük güç gerektirir.
Karşı tarafa bağırmak:
kolay olabilir.
Gücünüz yetiyorsa:
cezalandırmak
kolay olabilir.
Ama tam bunu yapabilecek durumdayken:
kendinizi durdurmak
çok daha zor olabilir.
İnsanın:
başkasını yenmesi
bir güçtür.
Ama:
kendi öfkesini yönetmesi başka bir güçtür.
Kur’an takvâ sahibini:
bu ikinci güçle
tanımlar.

“İnsanları Affederler” Ne Demektir
Ayette:
“vel-âfîne ani’n-nâs”
denir.
Yani:
“İnsanları affedenler.”
“Afv”:
bağışlamak,
kusurun peşini bırakmak,
cezalandırma imkânı olduğu hâlde vazgeçmek
anlamları taşır.
Burada dikkat çekici olan:
“Müminleri affederler.”
denmemesidir.
Daha geniş bir ifade vardır:
“İnsanları.”
Bu, affediciliğin:
genel bir ahlaki özellik
olduğunu düşündürür.

Affetmek Her Yapılanı Normal Kabul Etmek midir
Hayır.
Bu çok önemli bir ayrımdır.
Affetmek:
“Yaptığın şey doğruydu.”
demek değildir.
Bir davranışı:
yanlış,
haksız,
zararlı
bulabilirsiniz.
Yine de kişisel intikam talebinizden:
vazgeçebilirsiniz.
Yani:
davranışı mahkûm etmek ile kişiye karşı intikamdan vazgeçmek
aynı anda mümkün olabilir.
Af:
yanlışı doğruya
dönüştürmez.

Affetmek Zorunlu mudur, Yoksa İnsan Hakkını Arayabilir mi
İnsan:
hakkını arayabilir.
Adalet istemek:
İslam ahlakında yanlış değildir.
Kur’an başka yerlerde:
haksızlığa karşılık verme hakkını
tanır;
fakat bağışlamayı daha yüksek bir ahlaki imkân olarak da sunar.
Dolayısıyla af:
her durumda hukuki hakkından vazgeçmek zorundasın
demek değildir.
Özellikle:
devam eden şiddet,
istismar,
dolandırıcılık
gibi durumlarda:
sınır koymak ve hukuk yoluna başvurmak
gerekebilir.

Birini Affetmek Onunla Yeniden Dost Olmak Demek midir
Hayır.
Af ile:
güven
aynı şey değildir.
Birini affedebilirsiniz.
Ama ona yeniden:
aynı erişimi,
aynı yetkiyi,
aynı yakınlığı
vermek zorunda değilsiniz.
Güven:
yeniden inşa edilmesi gereken
bir şey olabilir.
Dolayısıyla:
“Seni affettim.”
ile:
“Sana yeniden tamamen güveniyorum.”
aynı cümle değildir.
Bu ayrım özellikle:
tekrar eden ihanetlerde
çok önemlidir.

Neden Önce Öfkeyi Yutmak, Sonra Affetmek Zikrediliyor
Çünkü bunlar:
iki farklı aşama
gibidir.
Birinci aşama:
öfkenin zarar vermesini
durdurmak.
İkinci aşama:
kalpteki hesaplaşmayı
bırakabilmek.
İnsan bazen:
öfkesini dışarı vurmaz
ama yıllarca:
kin taşır.
Bu nedenle:
öfkeyi yutmak
ile:
affetmek
aynı şey değildir.
Kur’an daha ileri bir ahlaki seviyeye çağırır:
Önce kendini kontrol et.
Sonra mümkünse:
kalbindeki intikam bağını da çöz.

Affetmek Neden Bu Kadar Zordur
Çünkü insan:
adalet duygusuyla
incinmişlik duygusunu
birbirine karıştırabilir.
Şöyle hissedebilir:
“Affedersem yaptığını yanına bırakmış olurum.”
Bazen de kin:
kişiyi geçmişte yaşadığı olayla
bağlı tutar.
Affetmek bu nedenle:
karşı tarafa verilen bir hediye kadar:
kendini geçmişin esaretinden kurtarma
biçimi de olabilir.
Fakat bunu:
her mağdura zorla dayatmak
doğru değildir.
Af:
ahlaki değer taşıması için
özgür bir tercihe
dayanmalıdır.

“Allah İhsan Edenleri Sever” Ne Anlama Gelir
Ayet:
“vallâhu yuhibbu’l-muhsinîn”
diye biter.
Yani:
“Allah muhsinleri sever.”
“Muhsin”:
iyilik yapan,
işini güzel yapan,
iyiliği daha yüksek bir ahlaki seviyede gerçekleştiren
kişidir.
Burada dikkat çekici olan:
sadece:
“Allah onları ödüllendirir.”
denmemesidir.
Daha güçlü bir ilişki dili vardır:
“Allah onları sever.”
Bu, ahlakın:
yalnız ceza ve ödül hesabı
olmadığını gösterir.

İnfak, Öfke Kontrolü ve Af Neden Aynı Ayette Bir Araya Getirilmiştir
Çünkü üçü de insanın:
sahip olduğu şeyi bırakma
sınavıdır.
İnfakta:
malının bir kısmını
bırakırsın.
Öfkeyi yutarken:
öfkenin seni tatmin edecek dışavurumunu
bırakırsın.
Affederken:
intikam hakkını kullanma arzusunu
bırakırsın.
Üçünün de merkezinde:
nefsin:
“Benim.”
dediği bir şey vardır.
Benim param.
Benim öfkem.
Benim hakkım.
Takvâ insanı:
bunların mutlak sahibi olmaktan
çıkarır.
Bu yüzden ayetin üç özelliği birbirinden kopuk değildir.

Gerçek Güç Sahip Olduklarımızı Tutmakta mı, Gerektiğinde Onlardan Vazgeçebilmekte midir
Âl-i İmrân 134’ün insanın önüne koyduğu en derin soru budur.
Dünyada güçlü insanı çoğu zaman:
çok parası olan,
sözü geçen,
kendisine zarar verene karşılık verebilen
kişi olarak görürüz.
Kur’an ise bambaşka bir güç tablosu çizer.
Takvâ sahibi insan:
parası varken:
verebilir.
Azı varken bile:
paylaşabilir.
Öfkelendiğinde:
kendini durdurabilir.
Haklı olduğu bir durumda bile:
affetmeyi seçebilir.
Bu ilginçtir.
Çünkü bunların üçünde de:
insanın teknik olarak:
yapabileceği ama yapmamayı seçtiği
bir şey vardır.
Parasını:
kendine saklayabilir.
Ama verir.
Öfkesini:
karşı tarafa boşaltabilir.
Ama tutar.
İntikam alabilir.
Ama affeder.
Yani ahlaki güç:
her imkânı kullanmak
değildir.
Bazen:
kullanabileceğin gücü kullanmamayı seçebilmektir.
Bu, özellikle öfke konusunda son derece önemlidir.
İnsan kendisine yapılan yanlışı:
yıllarca
taşıyabilir.
Her düşündüğünde:
olayı yeniden
yaşar.
Karşı taraf belki hayatına:
devam etmiştir.
Ama mağdur kişi:
kendi zihninde o günü
tekrar tekrar yaşar.
Af bazen burada:
karşı tarafı aklamak değil;
kendi hayatının anahtarını yeniden eline almak
demektir.
Fakat ayet önce:
infakı
anlatır.
Bu da çok anlamlıdır.
Çünkü gerçek takvâ:
sadece iç duygularla değil;
başkasının hayatına dokunan:
somut iyilikle
başlar.
Sonra öfkeye gelir.
Sonra affa.
Yani insan:
hem malıyla,
hem duygularıyla,
hem ilişkileriyle
sınanır.
Ve bütün bunların sonunda Allah:
“Muhsinleri sever.”
der.
Belki insanın ulaşabileceği en büyük mertebelerden biri:
Allah’ın:
“Sevdiği insanlardan biri”
olabilmektir.
Bu sevgi:
yalnız ibadet görüntüsüne
bağlanmaz.
Kur’an burada çok somut ölçüler koyar:
Darda ve bollukta ne yapıyorsun?
Öfkelendiğinde neye dönüşüyorsun?
Sana kötülük yapanın üzerinde güç elde ettiğinde ne yapıyorsun?
İşte insanın gerçek ahlakı:
belki tam da bu üç yerde
ortaya çıkar.
Ve belki Âl-i İmrân 134’ün bize bıraktığı en ağır soru şudur:
Kendimizi iyi insan olarak tanımlarken, elimizdeki mal eksildiğinde cömertliğimiz, öfkelendiğimizde ahlakımız ve incitildiğimizde merhametimiz de hâlâ ayakta kalıyor mu?
“Cömertlik yalnız çok şeye sahipken vermek, sabır yalnız sakin olduğunda susmak, affetmek de güçsüzken karşılık verememek değildir. Âl-i İmrân 134, gerçek takvânın insanın verebileceği hâlde paylaşmasında, karşılık verebileceği hâlde öfkesini yönetmesinde ve intikam alabileceği hâlde merhameti seçebilmesinde görünür olduğunu öğretir.”
Ersan Karavelioğlu