Âl-i İmrân Suresi 129. Ayette “Göklerde ve Yerde Ne Varsa Allah’ındır; O Dilediğini Bağışlar, Dilediğine Azap Eder. Allah Çok Bağışlayıcıdır, Çok Merhametlidir” İfadesi Ne Anlama Gelir
“İnsan bazen adaleti kendi öfkesine göre tanımlamak ister; Âl-i İmrân 129 ise hükmün sahibinin insan değil Allah olduğunu hatırlatır. Çünkü bütün varlık O’nundur, nihai bağışlama ve ceza yetkisi O’na aittir; fakat ayetin son sözü yine rahmettir.”
Ersan Karavelioğlu
Âl-i İmrân Suresinin 129. ayetinde şöyle buyrulur:
“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. O dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.”
Bu ayet, 128. ayetin doğrudan devamıdır.
Bir önceki ayette Hz. Muhammed’e:
“Bu işte senin bir yetkin yoktur; Allah ya onların tövbelerini kabul eder ya da onlara azap eder.”
denilmişti.
- ayet ise bunun nedenini açıklar:
Çünkü:
göklerin ve yerin gerçek sahibi Allah’tır.
Nihai hüküm O’nundur.
Bağışlama O’nundur.
Ceza O’nundur.
İnsan:
adaleti savunabilir,
hukuk uygulayabilir,
bir davranışın yanlış olduğunu söyleyebilir.
Fakat:
bir insanın Allah katındaki son hükmünü belirleyemez.
Ayetin en dikkat çekici yanı ise şudur:
Ceza ihtimali açıkça zikredildikten sonra ayet:
“Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.”
diye biter.
Yani bütün hâkimiyet ve kudret anlatısının sonunda:
rahmet
öne çıkar.
“Göklerde ve Yerde Ne Varsa Allah’ındır” Ne Demektir
Ayette:
“ve lillâhi mâ fi’s-semâvâti ve mâ fi’l-ard”
denir.
Yani:
“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’a aittir.”
Bu ifade:
Allah’ın yaratıcı,
sahip,
hükümran
oluşunu bildirir.
İnsan:
bir mala sahip olabilir.
Bir eve.
Bir araziye.
Bir şirkete.
Ama bu sahiplik:
sınırlı ve geçicidir.
Kur’an’ın teolojik çerçevesinde mutlak sahiplik:
Allah’a aittir.
Allah’ın Sahipliği İnsanların Mülkiyet Hakkını Ortadan Kaldırır mı
Hayır.
Kur’an insanlara:
miras,
ticaret,
mal,
mülkiyet
hakkında hükümler verir.
Dolayısıyla:
“Her şey Allah’ındır.”
demek:
insanlar arasında mülkiyet diye bir şey yoktur
anlamına gelmez.
Buradaki fark şudur:
İnsanın sahipliği:
emanet ve sınırlı tasarruftur.
Allah’ın sahipliği ise:
mutlak ve yaratıcı sahipliktir.
128. Ayetten Sonra Neden Allah’ın Mülkü Hatırlatılıyor
Çünkü 128. ayette:
nihai hükmün Hz. Muhammed’e ait olmadığı
söylenmişti.
- ayet bunun temelini verir:
Çünkü her şey Allah’ındır.
Bir şey üzerinde nihai hüküm verebilmek için:
mutlak sahiplik,
mutlak bilgi,
mutlak adalet
gerekir.
İnsanda bunların hiçbiri tam değildir.
Allah ise:
kişiyi,
niyetini,
geçmişini,
geleceğini,
gizlisini
bilir.
Bu nedenle nihai hüküm:
O’na aittir.
“Dilediğini Bağışlar” İfadesi Ne Anlama Gelir
Ayette:
“yağfiru li-men yeşâ”
denir.
Yani:
“Dilediğini bağışlar.”
“Mağfiret”:
örtmek,
bağışlamak,
günahın sonucundan korumak
anlamlarını taşır.
Allah’ın bağışlaması:
günahı iyi ilan etmek
değildir.
Günah:
yanlıştır.
Fakat Allah:
tövbe eden,
kendisine yönelen
kula merhamet edebilir.
Bu nedenle bağışlanma:
ahlaki sorumluluğun yokluğu değil, rahmetin varlığıdır.
Allah’ın “Dilemesi” Keyfî Bir Karar mı Demektir
Hayır.
Kur’an’ın bütünlüğünde Allah:
Hakîm, Alîm, Adl ve Rahîm
olarak tanıtılır.
Dolayısıyla:
“Allah dilediğini bağışlar.”
ifadesini:
sebepsiz,
rastgele,
keyfî
bir seçim olarak anlamak Kur’an’ın genel Allah tasavvuruyla uyuşmaz.
Allah’ın dilemesi:
bilgi, hikmet, adalet ve rahmetle
ilişkilidir.
İnsan bütün ayrıntıları bilmeyebilir.
Ama ayet Allah’ı:
kaprisli bir hükümdar
olarak tasvir etmez.
“Dilediğine Azap Eder” İfadesi Ne Anlama Gelir
Ayette:
“ve yuazzibu men yeşâ”
denir.
Yani:
“Dilediğine azap eder.”
Ceza:
Kur’an’da insanın:
inkârı,
zulmü,
ısrarı,
ahlaki sorumluluğu
ile ilişkilendirilir.
Bir önceki ayette:
“Çünkü onlar zalimlerdir.”
denilmişti.
Dolayısıyla ceza:
sebepsiz bir ilahî öfke
olarak sunulmaz.
İnsanın seçimlerinin:
nihai sonucu
olarak anlatılır.
Allah Bağışlayabiliyorsa Adalet Nerede Kalır
Bağışlama ile adalet:
zorunlu olarak birbirine zıt değildir.
Bir insan:
suçunu kabul edebilir.
Pişman olabilir.
Değişebilir.
Hakkı varsa iade edebilir.
Islah olabilir.
Böyle bir durumda bağışlama:
zulmün doğru sayılması
anlamına gelmez.
Tam tersine:
ahlaki dönüşümün değerinin tanınması
olabilir.
Allah’ın rahmeti:
adaleti yok etmez.
Kur’an’da ikisi:
birlikte bulunur.
Peki Kul Hakkı Ne Olur
Bu önemli bir ayrımdır.
İnsanın Allah’a karşı günahı ile:
başka insana verdiği zarar
aynı değildir.
Bir kişi:
başkasının malını aldıysa,
ona zarar verdiyse,
hakkını çiğnediyse;
samimi tövbenin gereği:
mümkünse bu zararı da
telafi etmektir.
Yani:
“Allah beni bağışlar.”
deyip insanlara karşı sorumluluktan kaçmak:
gerçek tövbenin ruhuyla
bağdaşmaz.
Allah’ın Bağışlaması İnsanların Hukuki Cezalarını Kaldırır mı
Her zaman değil.
Bir insan Allah katında tövbe etmiş olabilir.
Ama dünyada:
hukuki sonuçlarla
karşılaşabilir.
Örneğin:
işlediği suç nedeniyle
mahkeme karşısına çıkabilir.
Bu iki alanı ayırmak gerekir:
Dünyevî hukuk.
Ve:
Allah katındaki nihai hesap.
Bir insanın tövbesini Allah kabul etmiş olsa bile:
başkasına verdiği dünyevî zararın sonuçları
tamamen ortadan kalkmayabilir.
“Allah Çok Bağışlayıcıdır” İfadesi Neden Ayetin Sonunda Yer Alıyor
Ayet:
ceza ihtimalinden sonra:
“vallâhu gafûrun”
der.
Yani:
“Allah çok bağışlayıcıdır.”
Bu çok anlamlıdır.
İnsan ayetin:
“Dilediğine azap eder.”
kısmında durursa:
yalnız korku
görebilir.
Ama ayet burada bitmez.
Allah’ın:
Gafûr
olduğu belirtilir.
Yani ilahî hüküm yalnız:
ceza tehdidi
üzerine kurulmaz.
Bağışlanma kapısı
da açıktır.

“Rahîm” İsmi Bu Ayete Nasıl Bir Anlam Katar
Ayetin son kelimesi:
“Rahîm”
dir.
Yani:
çok merhamet eden.
Bu, son derece güçlü bir kapanıştır.
Bağışlama:
sadece suçu silmek
değildir.
Rahmet:
kulun yeniden:
yakınlık,
iyilik,
hidayet
bulmasıyla da ilgilidir.
Allah:
yalnız suç kaydı tutan bir otorite
olarak değil;
rahmeti geniş olan Rab
olarak tanıtılır.

Neden Ayet “Azîz” veya “Cebbâr” ile Değil de “Gafûr ve Rahîm” ile Bitiyor
Çünkü bağlamda:
tövbe,
bağışlanma,
ceza
söz konusudur.
Bir önceki ayette:
düşmanların bile tövbe ihtimali
açık bırakılmıştı.
- ayet bu ihtimali:
Allah’ın isimleriyle
pekiştirir.
Yani:
Allah hüküm sahibidir.
Ama bu hüküm sahibi:
Gafûr ve Rahîm’dir.
Bu, ilahî kudretin:
rahmetten kopuk olmadığını
gösterir.

Bu Ayet Ümitsizliğe Karşı Bir Mesaj Taşır mı
Evet.
İnsan bazen:
“Ben çok büyük hata yaptım.”
“Artık bağışlanmam mümkün değil.”
diye düşünebilir.
Bu ayet:
bağışlama yetkisinin Allah’a ait olduğunu
hatırlatır.
İnsanlar:
seni affetmeyebilir.
Toplum:
seni geçmişinle tanımlayabilir.
Ama Allah’ın rahmetinin sınırını:
insanlar belirlemez.
Bu nedenle samimi tövbenin önünde:
insanın kendi umutsuzluğunu ilahî hükme dönüştürmemesi
gerekir.

İnsan Başkasının Bağışlanmasına Neden Tahammül Edemeyebilir
Çünkü bize zulmeden birinin:
bağışlanması
adaletsizmiş gibi gelebilir.
İnsan şöyle hissedebilir:
“O bana bunu yaptı; Allah onu nasıl affedebilir?”
Bu duygu anlaşılabilir.
Ama bizim bildiğimiz:
o insanın bize yaptığıdır.
Allah ise:
onun bütün hayatını,
tövbesinin samimiyetini,
değişimini
bilir.
Bu nedenle 128–129. ayetler:
insanın kendi acısını küçümsemeden:
Allah’ın hüküm alanına sınır çeker.

Rahmet Bir Zalime “Nasıl Olsa Affedilirim” Cesareti Verir mi
Vermemelidir.
Rahmet:
sorumsuzluk garantisi
değildir.
Bir insan:
bilerek zulmedip sonra:
“Allah bağışlayıcıdır.”
diyerek devam ediyorsa;
bu samimi tövbe değildir.
Tövbe:
pişmanlık,
vazgeçme,
dönüş,
ıslah
gerektirir.
Rahmeti:
günahı rahatça sürdürmenin bahanesine
çevirmek:
rahmet kavramını
yanlış anlamaktır.

128 ve 129. Ayetler Birlikte Hangi Büyük Teolojik İlkeyi Kuruyor
128:
“Nihai hüküm Peygamberin bile değildir.”
der.
129:
“Çünkü göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır; bağışlama ve ceza O’na aittir.”
der.
Bu iki ayet birlikte:
çok güçlü bir tevhid öğretisi oluşturur.
Yani:
hiçbir insan,
hiçbir din adamı,
hiçbir lider,
hiçbir kurum
Allah’ın:
nihai hüküm yetkisini
kendi eline alamaz.

Bu Ayet Dinî Kibir İçin Nasıl Bir Uyarıdır
İnsan bazen:
kendi grubunu:
kesin kurtulmuş,
başkalarını:
kesin mahvolmuş
görebilir.
Böylece:
Allah’ın hükmünü
kendi kimlik siyasetine
dönüştürür.
Ayet ise:
bağışlama ve cezanın:
Allah’a ait olduğunu
söyler.
Bu, kişinin kendi inancının doğruluğuna inanamayacağı anlamına gelmez.
Ama:
Allah adına tek tek insanların nihai kaderini dağıtmak
başka bir şeydir.
İman:
tevazu da gerektirir.

“Her Şey Allah’ındır” Düşüncesi İnsanın Hayata Bakışını Nasıl Değiştirebilir
İnsan gerçekten:
her şeyin Allah’a ait olduğunu
içselleştirirse;
sahip olduğu şeylere:
daha az kibirle
bakabilir.
Mal:
emanet.
Güç:
emanet.
Makam:
emanet.
Çocuk:
emanet.
Hayat:
emanet.
Bu düşünce:
“Benim.”
kelimesini tamamen kaldırmaz.
Ama onun üzerine:
“Bana geçici olarak verildi.”
bilincini ekler.
Bu da insanı:
daha sorumlu,
daha şükreden,
daha az kibirli
hâle getirebilir.

Allah’ın Rahmetini Kendimiz İçin Sınırsız İsterken, Bize Zarar Veren İnsanlar İçin Neden Daraltmak İsteriz
Âl-i İmrân 129’un insanın önüne koyduğu en derin sorulardan biri budur.
İnsan kendi hatasına baktığında:
sebep bulur.
“Çok zor durumdaydım.”
der.
“Sinirliydim.”
“Bilmeden yaptım.”
“Ben aslında kötü biri değilim.”
Kendisi için:
bağışlanma
ister.
Ama başkasına geldiğinde:
çok daha sert olabilir.
“Onun bahanesi olamaz.”
“O asla değişmez.”
“Allah onu affetmesin.”
Bu noktada insan:
kendisi için istediği rahmeti
başkasına çok görebilir.
Elbette bu:
zulmü görmezden gelmek
demek değildir.
Bir insan bize zarar verdiyse:
mesafe koyabiliriz.
Hakkımızı arayabiliriz.
Adalet talep edebiliriz.
Onu tekrar hayatımıza almak zorunda değiliz.
Ama başka bir şey daha vardır:
Allah’ın onu bağışlama yetkisini kabul etmek.
İşte bu çok daha zordur.
Çünkü bazen:
Allah’ın adaletini istemekten çok,
kendi öfkemizin onaylanmasını
isteriz.
Ayet ise:
“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır.”
diyerek bizi yerimize koyar.
Sen:
mülkün sahibi değilsin.
Ben:
hükmün sahibi değilim.
Hz. Muhammed bile:
nihai bağışlama ve cezanın sahibi değildir.
Sonra ayet:
“Dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder.”
der.
Ve son sözü:
cezaya
bırakmaz.
“Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir.”
Belki ayetin en ince tarafı budur.
Allah’ın mutlak hâkimiyeti:
insanı dehşete düşürmek için değil;
onu:
rahmete de yöneltmek
için anlatılır.
Bu nedenle mümin iki duyguyu birlikte taşır:
Sorumluluk.
Ve:
ümit.
Günahı küçümsemez.
Ama rahmetten de ümidini kesmez.
Başkasının zulmünü mazur görmez.
Ama Allah’ın tövbe eden bir insanı değiştirme ve bağışlama ihtimalini de kendi öfkesiyle kapatmaz.
Ve belki Âl-i İmrân 129’un bize bıraktığı en ağır soru şudur:
Allah’ın rahmetinin bizi kuşatmasını isterken, aynı Allah’ın gerçekten değişmiş ve tövbe etmiş bir düşmanımıza da merhamet edebileceğini kabul edebilecek kadar O’nun hükmüne güveniyor muyuz?
“Nihai hüküm insanın öfkesine değil, bütün göklerin ve yerin sahibi olan Allah’a aittir. Âl-i İmrân 129, günahı hafife almadan rahmetten ümit kesmemeyi; adaleti savunurken Allah’ın bağışlama hakkını kendi kalbimizin sınırlarına hapsetmemeyi öğretir.”
Ersan Karavelioğlu