Âl-i İmrân Suresi 159. Ayette “Allah’ın Rahmeti Sayesinde Onlara Yumuşak Davrandın; Eğer Kaba ve Katı Kalpli Olsaydın Çevrenden Dağılıp Giderlerdi. Onları Affet, Bağışlanmaları İçin Dua Et ve İşlerinde Onlarla İstişare Et” İfadesi Ne Anlama Gelir
“Bir liderin gerçek büyüklüğü, insanların hata yapmadığı günlerde değil, ağır bir yenilginin ardından hata yapanlara nasıl davrandığında ortaya çıkar. Âl-i İmrân 159, otoriteyi sertlikle değil merhametle; karar vermeyi yalnızlıkla değil istişareyle; geleceğe yürümeyi ise korkuyla değil tevekkülle birleştiren olağanüstü bir liderlik ahlakı kurar.”
Ersan Karavelioğlu
Âl-i İmrân Suresinin 159. ayetinde şöyle buyrulur:
“Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın çevrenden dağılıp giderlerdi. Artık onları affet, onlar için bağışlanma dile ve iş hakkında onlarla istişare et. Karar verdiğin zaman da Allah’a tevekkül et. Şüphesiz Allah tevekkül edenleri sever.”
Bu ayet, Uhud Savaşı’nın hemen ardından gelmesi nedeniyle olağanüstü bir anlam taşır.
Çünkü biraz önce:
emre itaatsizlik,
mevzinin terk edilmesi,
tartışma,
dünya arzusu,
kaçış,
panik
anlatılmıştı.
Bütün bunların sonunda Hz. Muhammed’in önünde çok ciddi bir liderlik problemi vardı:
Hata yapan topluluğa şimdi nasıl davranılacaktı?
Azarlamak mı?
Aşağılamak mı?
Onları karar mekanizmasının dışına atmak mı?
Yoksa:
hatalarıyla yüzleştirip yeniden topluluğa kazandırmak mı?
Kur’an’ın cevabı son derece dikkat çekicidir:
Yumuşak davran.
Affet.
Onlar için Allah’tan bağışlanma dile.
Yine onlarla istişare et.
Ve karar verdikten sonra:
Allah’a tevekkül et.
Bu, sadece dinî bir öğüt değil; aynı zamanda liderlik, aile, kurum yönetimi, siyaset, eğitim ve insan psikolojisi açısından çok derin bir ilkeler bütünüdür.
“Allah’ın Rahmeti Sayesinde Onlara Yumuşak Davrandın” Ne Anlama Gelir
Ayette:
“fe bimâ rahmetin minallâhi linte lehum”
denir.
Yani:
“Allah’tan bir rahmet sayesinde onlara yumuşak davrandın.”
Buradaki yumuşaklık:
zayıflık
değildir.
Hz. Muhammed Uhud’un ardından:
çok ağır sonuçlarla karşılaşmıştır.
İnsanlar ölmüş,
kendisi yaralanmış,
savaş düzeni bozulmuştur.
Buna rağmen Kur’an onun:
insanları ezerek değil,
merhametle yeniden toplamasını
övmektedir.
Demek ki bazen en büyük güç:
sertleşmek değil;
öfkeliyken bile:
ölçüyü koruyabilmektir.
Peygamberin Yumuşaklığı Neden “Allah’ın Rahmeti” Olarak Tanımlanıyor
Çünkü bu ahlak:
yalnız kişisel mizaca
indirgenmemektedir.
Kur’an onu:
ilahî rahmetin bir yansıması
olarak sunar.
Yani insanlara merhametli davranmak:
Allah’ın kullarına yönelik rahmet anlayışıyla:
uyumludur.
Bu bize önemli bir ilke verir:
Din adına insanları sürekli:
azarlayan,
aşağılayan,
korkutan,
dışlayan
bir üslup;
peygamberî yöntemin tamamını temsil etmeyebilir.
Çünkü Peygamberin yönteminde:
hakikat kadar merhamet de vardır.
Yumuşak Davranmak Hataları Görmezden Gelmek midir
Hayır.
Bu çok önemli bir ayrımdır.
Uhud’daki hatalar:
Kur’an tarafından açıkça eleştirilmiştir.
- ayette:
gevşedikleri,
tartıştıkları,
itaatsizlik ettikleri
söylenmiştir.
Demek ki merhamet:
“Hiçbir şey olmadı.”
demek değildir.
Doğru yaklaşım:
Hata söylenir.
Sorumluluk gösterilir.
Ama insan:
aşağılanmaz.
Yani:
hesap verebilirlik ile merhamet birlikte bulunabilir.
“Eğer Kaba Olsaydın” İfadesindeki Kabalık Nedir
Ayette:
“fezzan”
kelimesi geçer.
Bu:
kaba,
sert,
incitici davranan
kişi için kullanılır.
İnsan bazen haklı olduğu için:
kaba olmayı da haklı
sanabilir.
“Ama ben doğruyu söylüyorum.”
diyebilir.
Fakat doğruyu söylemek:
insanı aşağılamak zorunda değildir.
Bir söz:
doğru olabilir.
Ama üslubu:
insanı hakikatten uzaklaştırabilir.
Kur’an böylece sadece:
ne söylediğimizle
değil;
nasıl söylediğimizle
de ilgilenir.
“Katı Kalpli Olsaydın Çevrenden Dağılırlardı” Ne Anlama Gelir
Ayette:
“galîza’l-kalb”
ifadesi vardır.
Yani:
“katı kalpli.”
Kabalık:
dış davranışla;
katı kalplilik ise:
insanın iç yapısıyla
ilişkilidir.
İnsan dışarıdan nazik görünebilir;
ama içeride:
merhametsiz olabilir.
Kur’an ise liderin:
yalnız dilini değil;
kalbini de
eğitir.
Çünkü insanlar bir süre:
korkudan
sert liderin yanında kalabilir.
Ama gönüller:
ondan uzaklaşır.
Ayet bunu çok açık söyler:
“Çevrenden dağılıp giderlerdi.”
İnsanlar Neden Sert Liderlerin Etrafından Uzaklaşır
Çünkü insan sadece:
emir alan bir varlık
değildir.
Onuru vardır.
Duyguları vardır.
Hata yapabilir.
Sürekli aşağılanan insan:
bir süre sonra:
kendisini korumak için
uzaklaşır.
Bir yönetici:
her hatada bağırıyorsa;
çalışanlar zamanla:
hatalarını saklamaya başlar.
Bir ebeveyn:
her yanlışta çocuğunu küçümsüyorsa;
çocuk doğruyu anlatmak yerine:
yalan söylemeyi
öğrenebilir.
Sertlik bazen:
itaat görüntüsü
üretir.
Ama:
güven üretmeyebilir.
Bu Ayet Liderlikte Merhametin Zayıflık Değil Güç Olduğunu mu Gösteriyor
Evet.
Çünkü Hz. Muhammed burada:
krizin ortasındaki liderdir.
Elinde:
otorite vardır.
İnsanlar hata yapmıştır.
İsterse:
çok sert davranabilir.
Ama Kur’an:
daha büyük bir liderlik
önerir.
İnsanı:
hataya rağmen yeniden kazanmak.
Bu:
cezasızlık değildir.
Amaç:
kişiyi yok etmek değil, kişiyi düzeltmektir.
Gerçek lider:
öfkesini boşaltan değil;
topluluğun geleceğini düşünendir.
“Onları Affet” Emri Ne Anlama Gelir
Ayette:
“fa‘fu anhum”
denir.
Yani:
“Onları affet.”
Bu, Hz. Muhammed’in kendi hakkına veya liderlik ilişkisine yönelik hataları:
bağışlamasıyla ilişkilidir.
Affetmek:
olanı olmamış saymak
değildir.
Ama geçmişteki hatayı:
insanın boynuna sürekli asılı bir zincire
dönüştürmemektir.
Bu özellikle Uhud bağlamında çarpıcıdır.
Çünkü yapılan hata:
küçük değildir.
Buna rağmen:
yeniden başlangıç
mümkündür.
Affetmek Her Türlü Sorumluluğu Ortadan Kaldırır mı
Hayır.
Affetme ile:
kurumsal sorumluluk,
hukuk,
güvenlik
aynı şey değildir.
Bir insanı kişisel olarak affedebilirsin.
Ama:
aynı kritik görevi ona hemen yeniden vermemen
gerekebilir.
Bir suç mağduru:
manevi olarak affedebilir.
Ama:
hukuki sürecin devam etmesini
isteyebilir.
Dolayısıyla Kur’an’daki af:
adaletsizliğe göz yumma
anlamına gelmez.
Affetmek:
intikam arzusundan vazgeçmek olabilir.
Adalet ise:
hakkı yerine koymakla
ilgilidir.
“Onlar İçin Allah’tan Bağışlanma Dile” Neden Affetmekten Sonra Geliyor
Ayet:
“vestağfir lehum”
der.
Yani:
“Onlar için bağışlanma dile.”
Bu çok daha ileri bir seviyedir.
Peygambere sadece:
“Onlara kızma.”
denmiyor.
Sadece:
“Affet.”
de denmiyor.
Bir adım daha ileri gidiliyor:
“Onların Allah tarafından da bağışlanmasını iste.”
Bu olağanüstü bir merhamet düzeyidir.
Seni zor durumda bırakan insan için:
iyilik istemek.
Bu, öfkenin intikama dönüşmesini engelleyen:
çok yüksek bir ahlaktır.

İnsan Kendisine Zarar Veren Biri İçin Nasıl Dua Edebilir
Bu kolay değildir.
Kur’an da insan duygusunu:
basite indirgemez.
Ama burada Peygamberin liderlik makamında:
toplumu yeniden inşa etmesi
söz konusudur.
Bir insan:
“Allah onu ıslah etsin.”
diyebilir.
Bu:
yaptığını doğru görmek
değildir.
Tam tersine:
“Yanlışından dönsün.”
demektir.
Bazen bir düşmanın değişmesi:
onu cezalandırmaktan
daha büyük bir sonuçtur.

“İş Hakkında Onlarla İstişare Et” Ne Anlama Gelir
Ayette:
“ve şâvirhum fi’l-emr”
denir.
Yani:
“İş hakkında onlarla istişare et.”
Bu, ayetin en dikkat çekici emirlerinden biridir.
Düşünün:
Bazı insanlar:
Uhud’da yanlış karar vermiş.
Buna rağmen Peygambere:
“Artık onlara hiçbir şey sorma.”
denmiyor.
Tam tersine:
“Onlarla yine istişare et.”
deniyor.
Bu:
hata yapan insanın:
toplumdan tamamen silinmemesi
gerektiğini gösteren çok güçlü bir ilkedir.

Peygamber Vahiy Alıyorsa Neden İnsanlarla İstişare Etmesi Gerekiyor
Çünkü vahyin bildirmediği:
dünyevî uygulama,
strateji,
yönetim,
toplumsal karar
alanları vardır.
Hz. Muhammed:
peygamber olmasına rağmen:
insanlarla istişare etmektedir.
Bu çok önemli bir liderlik dersidir.
Eğer vahiy alan bir Peygambere bile:
istişare
emrediliyorsa;
sıradan bir yönetici:
“Ben her şeyi bilirim.”
diyemez.
Bilgi:
tek kişinin elinde
toplanmaz.

Şûrâ Modern Demokrasiyle Aynı Şey midir
Birebir aynı kavram olarak sunmak doğru olmaz.
Şûrâ:
İslamî gelenekte:
istişare,
danışma,
karar sürecine başkalarını katma
ilkesidir.
Modern demokrasi ise:
anayasa,
seçim,
temsil,
kuvvetler ayrılığı,
haklar
gibi çok daha geniş kurumsal yapılara sahip tarihsel bir siyaset modelidir.
Aralarında:
danışma ve katılım açısından
benzerlikler kurulabilir.
Ama:
şûrâ = modern demokrasi
şeklinde birebir eşitleme:
tarihsel olarak fazla basitleştirici olur.

İstişare Etmek Liderin Karar Yetkisini Kaybetmesi midir
Hayır.
Ayetin devamı bunu açıkça gösterir:
“Azmettiğin zaman…”
Yani:
istişare edilir.
Fikirler alınır.
Sonra:
karar verilir.
İstişare:
sonsuz toplantı
değildir.
Bir noktada liderlik:
karar alma
sorumluluğunu gerektirir.
Bu yüzden ayet:
iki uçtan da kaçınır:
Tek başına:
diktatörce karar vermek.
Ve:
hiç karar veremeyecek kadar sonsuz görüş toplamak.
Doğru sıra:
dinle → değerlendir → karar ver.

“Karar Verdiğin Zaman Allah’a Tevekkül Et” Ne Anlama Gelir
Ayette:
“fe izâ azemte fetevekkel alallâh”
denir.
Yani:
“Karar verdiğinde Allah’a tevekkül et.”
Bu sıra çok önemlidir.
Önce:
istişare.
Sonra:
karar.
Sonra:
tevekkül.
Tevekkül:
karar vermeden önce:
“Ne olursa olsun.”
demek değildir.
İnsan:
araştırır,
danışır,
düşünür,
karar verir.
Sonra:
kontrol edemediği sonucu:
Allah’a bırakır.
İşte tevekkül:
akıl ile teslimiyetin buluştuğu yer
dir.

Tevekkül Karardan Sonra Neden Gereklidir
Çünkü insan doğru bir karar vermiş olsa bile:
sonucu kontrol edemez.
Bütün verileri:
değerlendirirsin.
Uzmanlara:
danışırsın.
En doğru görünen seçeneği:
seçersin.
Ama sonuç:
beklediğin gibi olmayabilir.
İşte tevekkül:
insanın:
“Elimden geleni yaptım; artık sonucu mutlak biçimde kontrol etmeye çalışmayacağım.”
diyebilmesidir.
Bu:
insanın karar sonrası:
sonsuz kaygıya
saplanmasını da azaltabilir.

“Allah Tevekkül Edenleri Sever” İfadesi Neden Ayetin Zirvesidir
Ayet:
“innallâhe yuhibbu’l-mutevekkilîn”
diye biter.
Yani:
“Allah tevekkül edenleri sever.”
Yine sadece:
ödül
değil;
sevgi
dili kullanılır.
Tevekkül:
pasiflik değildir.
Ayetin tamamı düşünüldüğünde tevekkül eden kişi:
insanlarla güzel ilişki kurar.
Affeder.
Dua eder.
İstişare eder.
Karar verir.
Ve sonra:
Allah’a güvenir.
Yani gerçek tevekkül:
sorumluluktan kaçan insanın değil, sorumluluğunu yerine getirdikten sonra sonucu Allah’a teslim eden insanın ahlakıdır.

Hata Yapan İnsanları Sonsuza Kadar Dışlayarak mı Daha Güçlü Bir Toplum Kurarız, Yoksa Onları Hesap Verebilirlik İçinde Yeniden Kazanarak mı
Âl-i İmrân 159’un insanın önüne koyduğu en derin sorulardan biri budur.
Uhud:
küçük bir hata
değildi.
İnsanlar:
mevzilerini terk etmişti.
Emir konusunda:
tartışmıştı.
Savaşın seyri:
değişmişti.
Can kayıpları:
yaşanmıştı.
Hz. Muhammed:
yaralanmıştı.
Bütün bunların ardından insan zihni:
çok kolay bir tepki
üretebilirdi:
“Artık hiçbirinize güvenmiyorum.”
Bu çok anlaşılır bir tepki olurdu.
Ama Kur’an’ın emri:
şaşırtıcı derecede farklıdır:
Yumuşak ol.
Affet.
Onlar için istiğfar et.
Ve en şaşırtıcısı:
Yine onlarla istişare et.
Burada çok büyük bir insan yönetimi ilkesi vardır.
Bir kişinin yaptığı hata:
onu sonsuza kadar:
yalnız o hatayla
tanımlamamalıdır.
Eğer tövbe,
öğrenme,
düzeltme
varsa;
insan yeniden:
topluluğun değerli parçası
olabilir.
Bir yöneticinin en kolay yaptığı şeylerden biri:
kendisini eleştiren veya hata yapan herkesi:
çevresinden uzaklaştırmaktır.
Bir süre sonra çevresinde sadece:
“Evet efendim.”
diyen insanlar kalır.
Bu dışarıdan:
güçlü liderlik
gibi görünebilir.
Ama aslında:
çok kırılgan bir yapı
oluşturabilir.
Çünkü hiç kimse:
hataları söylemez.
Yanlış kararlar:
düzeltilmez.
Lider:
kendi yankısını
hakikat sanmaya başlar.
Âl-i İmrân 159 ise:
Hz. Muhammed gibi bir Peygambere bile:
“Onlarla istişare et.”
diyor.
Bundan daha güçlü bir:
tevazu dersi
düşünmek zordur.
Ama ayetin başka bir tarafı daha vardır.
İstişare:
kararsızlık
değildir.
Kur’an:
“Herkesi sonsuza kadar dinle.”
demiyor.
“Karar verdiğinde…”
diyor.
Yani insan:
fikir toplar.
Ama sonunda:
sorumluluk alır.
Bu da liderliğin:
en zor tarafıdır.
Çünkü karar verdiğinde:
sonuç artık senin önündedir.
Başarılı olursa:
insanlar alkışlar.
Olmazsa:
eleştirir.
İşte tam burada:
tevekkül
gelir.
Sen:
istişare ettin.
Elindeki bilgilerle:
doğru olduğuna inandığın kararı verdin.
Şimdi:
sonucun bütün evrenini
kontrol etmeye çalışma.
Çünkü insanın yapabileceği:
doğru süreci
kurmaktır.
Sonucun her ayrıntısını:
garanti etmek
değil.
Bu ayet bize aile hayatında bile:
çok şey öğretebilir.
Çocuğun hata yaptı.
Onu:
aşağılayıp senden uzaklaştıracak mısın?
Yoksa:
yanlışını gösterecek ama:
sana güvenmesini de koruyacak mısın?
Çalışanın hata yaptı.
Onu:
topluluğun önünde rezil mi edeceksin?
Yoksa:
sorumluluğunu gösterecek ve:
öğrenmesini mi sağlayacaksın?
Arkadaşın seni hayal kırıklığına uğrattı.
Ömür boyu:
tek hatasıyla mı tanımlayacaksın?
Yoksa gerçekten değişmişse:
yeniden güven inşa etmenin bir yolu olup olmadığını mı düşüneceksin?
Burada önemli bir sınır da unutulmamalıdır:
Bazı insanlar:
tekrar tekrar zarar verebilir.
Şiddet uygulayabilir.
Manipüle edebilir.
Güveni kötüye kullanabilir.
Böyle durumlarda:
affetmek,
kendini yeniden tehlikeye atmak
demek değildir.
Sınır koyabilirsin.
Mesafe koyabilirsin.
Yetki vermeyebilirsin.
Adalet isteyebilirsin.
Âl-i İmrân 159’un yumuşaklığı:
saflık veya kontrolsüz güven
değildir.
Merhamet:
hikmetle birlikte
olmalıdır.
Ama ayet her hâlükârda insanın önüne:
çok zor bir soru bırakır:
Hata yapan kişiyi:
düzeltmek mi istiyoruz?
Yoksa:
ona karşı duyduğumuz öfkeyi boşaltmak mı?
Çünkü ikisi:
aynı şey değildir.
Gerçek liderlik:
insanların senden korkması
değil;
hata yaptıklarında bile:
doğruyu sana söyleyebilecek kadar
sana güvenmesidir.
Ve belki Âl-i İmrân 159’un bütün mesajı şu büyük dengede toplanır:
Merhamet et ama sorumluluğu kaybetme.
Affet ama hakikati gizleme.
İstişare et ama kararsız kalma.
Karar ver ama kendini Tanrı sanma.
Çalış ve sonra Allah’a tevekkül et.
Ve belki Âl-i İmrân 159’un bize bıraktığı en ağır soru şudur:
Hayatımızda hata yapan insanlara karşı davranışımız gerçekten onları düzeltmeye ve yeniden kazanmaya mı hizmet ediyor; yoksa haklı olduğumuzu bildiğimiz için merhametsizleşme hakkını da kendimizde görüp, sertliğimiz yüzünden çevremizdeki insanları birer birer biz mi uzaklaştırıyoruz?
“Merhamet otoriteyi zayıflatmaz; doğru kullanıldığında ona insan kazandırır. Âl-i İmrân 159, hata karşısında yumuşaklığı, bağışlamayı ve istiğfarı; karar sürecinde istişareyi; karar sonrasında ise tevekkülü bir araya getirerek güçlü liderliğin insanları ezmek değil, hakikatten ödün vermeden onları yeniden ayağa kaldırabilmek olduğunu öğretir.”
Ersan Karavelioğlu