Philip Roth'un Öfke Romanındaki Marcus Messner Kimdir
Gençlik, Öfke, Aile Baskısı, Ahlaki Çatışma, Cinsellik Ve Kader Açısından Nasıl İncelenir
“Bazı gençler hayata başkaldırdığı için değil, hayatın onları daha baştan dar bir koridora sıkıştırdığını hissettiği için öfkelenir.”
— Ersan Karavelioğlu
Marcus Messner, Philip Roth'un Öfke romanının merkezinde yer alan genç, zeki, çalışkan, gururlu ve trajik bir karakterdir. O, sadece üniversite çağındaki bir gencin hikâyesini temsil etmez; aynı zamanda aile baskısı, ahlak dayatması, savaş korkusu, cinsel uyanış, otoriteyle çatışma, Yahudi kimliği, özgürlük arzusu ve kaderin acımasızlığı arasında sıkışmış modern bireyin de sembolüdür.
Marcus, ilk bakışta hayatını düzene koymak isteyen başarılı bir gençtir. Babasının kasap dükkânında çalışmış, emeği öğrenmiş, disiplinli yaşamış, derslerinde başarılı olmuş ve kendine temiz bir gelecek kurmak istemiştir. Fakat hayat ona yalnızca başarıyla açılan düz bir yol sunmaz. Ailesinin korkuları, üniversitenin baskıları, toplumun ahlak anlayışı ve Kore Savaşı'nın ölümcül gölgesi onun hayatını adım adım kuşatır.
Marcus'un trajedisi şuradadır:
O kötü biri değildir.
Ahlaksız biri değildir.
Tembel biri değildir.
Sorumsuz biri değildir.
Ama yine de hayatın sert düzeni içinde ezilir. Çünkü bazen insanın yıkımı büyük kötülüklerden değil; haklı öfkelerden, yanlış zamanlardan, katı kurumlardan ve küçük kararların büyük sonuçlarından doğar.
Marcus Messner Kimdir
Marcus Messner, Amerika'da Yahudi bir ailenin oğludur. Genç, zeki, çalışkan ve kendine güvenen bir üniversite öğrencisidir. Babasının kasap dükkânında çalışmış, disiplinli bir emek kültürü içinde büyümüştür.
Onu tanımlayan temel özellikler şunlardır:
Çalışkanlık.
Dürüstlük.
Gurur.
Akılcılık.
Bağımsızlık arzusu.
Otoriteye karşı hassasiyet.
Kendi hayatını kurma isteği.
Marcus, hayatını başkalarının korkularına göre yaşamak istemez. Babasının aşırı kaygısından uzaklaşmak ister. Üniversiteye giderek kendi kişiliğini, düşüncelerini ve yolunu kurmaya çalışır.
Fakat Marcus'un hikâyesi basit bir özgürleşme hikâyesi değildir. Çünkü onun kaçtığı baskı, başka biçimlerde yeniden karşısına çıkar. Evden kurtulur ama üniversitenin ahlakçı düzenine yakalanır. Babasının korkusundan uzaklaşır ama savaşın ölümcül gölgesine yaklaşır.
Bu nedenle Marcus, özgürleşmek isteyen ama sistemler tarafından sürekli kuşatılan genç insanın trajik temsilidir.
Marcus Messner Nasıl Bir Gençtir
Marcus, sıradan bir asi genç değildir. O, rastgele başkaldıran, sorumsuz davranan veya hayatı hafife alan biri değildir. Tam tersine son derece düzenli, çalışkan ve başarı odaklıdır.
Marcus'un gençliğinde şu özellikler öne çıkar:
Derslerine önem verir.
Çalışmayı bilir.
Ailesine karşı tamamen duyarsız değildir.
Kendi aklıyla hareket etmek ister.
Haksızlığa tahammül edemez.
Kendi onurunu korumaya çalışır.
Onu ilginç yapan şey, hem disiplinli hem de öfkeli olmasıdır. Yani Marcus dağınık bir isyancı değildir; aksine düzenli bir karakterin içinden doğan bir isyan taşır.
Bu yüzden onun öfkesi daha çarpıcıdır. Çünkü Marcus'un başkaldırısı keyiften değil, kendini boğulmuş hissetmesinden doğar.
Gençliği, sadece yaşının gençliği değildir. Aynı zamanda varoluşsal bir eşiktir. Marcus artık çocuk değildir ama tam anlamıyla özgür bir yetişkin de değildir. Aile, okul, toplum ve savaş arasında kendi kimliğini kurmaya çalışır.
Marcus'un Ailesiyle İlişkisi Nasıldır
Marcus'un ailesiyle ilişkisi romanın en önemli çatışma alanlarından biridir. Özellikle babasıyla ilişkisi, onun hayatındaki büyük kırılmanın başlangıcıdır.
Babası onu sever. Fakat bu sevgi sağlıklı bir güven ilişkisine dönüşmez. Babasının sevgisi giderek kaygıya, şüpheye, kontrole ve boğucu korumacılığa dönüşür.
Marcus için ailesi şu anlama gelir:
Sevgi.
Kök.
Emek.
Disiplin.
Fakat aynı zamanda baskı.
Kontrol.
Kaygı.
Nefes alamama.
Marcus babasının onu korumak istediğini bilir. Fakat bu koruma arzusu onun ruhunda bir hapishane etkisi yapar. Çünkü babası oğlunun kendi aklıyla yaşayabileceğine güvenmek yerine, sürekli felaket ihtimallerini görür.
Bu ilişki bize şunu gösterir:
Aile sevgisi, güvenle birleşmezse baskıya dönüşebilir.
Marcus'un evden uzaklaşma isteği, ailesini reddetmekten çok, kendi hayatını geri alma çabasıdır.
Marcus'un Babasına Öfkesi Ne Anlama Gelir
Marcus'un babasına duyduğu öfke, basit bir gençlik hırçınlığı değildir. Bu öfke, anlaşılmama, boğulma ve kendi hayatı üzerinde söz sahibi olma isteğinden doğar.
Babasının korkuları Marcus'a göre mantıksız, aşırı ve yıpratıcıdır. Babası sürekli oğlunun başına kötü bir şey geleceğini düşünür. Bu korku, Marcus'un hayatını adeta bir tehlike alanı gibi görmesine sebep olur.
Marcus'un öfkesi şu duygulardan beslenir:
Bana güvenilmiyor.
Kendi hayatımı yaşayamaz hâle getiriliyorum.
Sürekli kontrol ediliyorum.
Korkularla yönetiliyorum.
Kendi aklım yok sayılıyor.
Bu öfke anlaşılırdır. Fakat romanın trajik gücü de burada başlar. Marcus babasının korkusundan kaçarken, aslında babasının korktuğu felakete doğru başka bir yoldan ilerler.
Roth burada çok acı bir ironi kurar:
Bazen insan, korkudan kaçarken korkunun gerçekleşeceği yere varabilir.
Marcus'un babasına öfkesi haklıdır; fakat hayat, haklı öfkenin sonuçlarını her zaman merhametle karşılamaz.
Marcus Neden Evden Uzaklaşmak İster
Marcus evden uzaklaşmak ister çünkü kendi hayatını kendi kararlarıyla yaşamak ister. Babasının artan kaygısı ve kontrolcü tavrı, onun için ev ortamını huzurlu bir aile yuvası olmaktan çıkarır.
Evden uzaklaşma isteğinin sebepleri şunlardır:
Babasının baskısından kurtulmak.
Kendi kararlarını verebilmek.
Üniversite hayatında bağımsızlaşmak.
Kendi kimliğini kurmak.
Sürekli denetlenmekten uzaklaşmak.
Yetişkinliğe adım atmak.
Bu yüzden Marcus'un üniversiteye gitmesi sadece eğitim tercihi değildir. Aynı zamanda psikolojik bir kaçıştır. O, ailesinin gölgesinden çıkarak kendi varlığını kanıtlamak ister.
Fakat roman bize özgürlüğün kolay olmadığını gösterir. İnsan bir baskıdan uzaklaşınca otomatik olarak özgür olmaz. Bazen yeni baskılar, yeni kurumlar ve yeni kurallar onu bekler.
Marcus için üniversite, başlangıçta kurtuluş gibi görünür. Fakat kısa süre sonra başka bir sınav alanına dönüşür.
Marcus'un Üniversiteyle İlişkisi Nasıldır
Marcus üniversiteye yeni bir başlangıç umuduyla gider. Üniversite onun için aileden uzaklaşma, kendi aklıyla yaşama ve hayatını kurma alanıdır. Fakat bu alan da tamamen özgür değildir.
Üniversite Marcus'a şunları sunar:
Eğitim.
Yeni çevre.
Bağımsızlık hissi.
Kendini kanıtlama imkânı.
Ama aynı zamanda şunları da dayatır:
Disiplin.
Ahlaki gözetim.
Dini katılım baskısı.
Sosyal uyum beklentisi.
Kurum otoritesi.
Marcus, üniversitenin sadece bilgi veren bir kurum olmadığını görür. Üniversite aynı zamanda öğrencilerin davranışlarını, ahlakını, sosyal hayatını ve uyumunu denetleyen bir yapıdır.
Bu durum Marcus'u rahatsız eder. Çünkü o, aklıyla hareket etmek ister. Kendisine mantıksız gelen kurallara boyun eğmek istemez.
Marcus'un üniversiteyle çatışması, genç bireyin kurumsal düzenle çatışmasıdır.
Marcus Otoriteyle Neden Çatışır
Marcus'un otoriteyle çatışmasının temelinde haksızlığa tahammülsüzlük ve kendi aklına duyduğu güven vardır. O, kendisine dayatılan kuralların mantıklı olup olmadığını sorgular. Eğer bir kuralı anlamsız bulursa, ona sadece “kuraldır” diye itaat etmek istemez.
Marcus'un çatıştığı otoriteler:
Baba otoritesi.
Üniversite yönetimi.
Toplumsal ahlak.
Dini düzen.
Devletin savaş politikası.
Bu otoritelerin hepsi Marcus'un hayatı üzerinde farklı biçimlerde etkili olur. Baba onu korumak adına kontrol eder. Üniversite onu uyumlu öğrenci yapmak ister. Toplum ondan ahlaki kalıplara uymasını bekler. Devlet ise savaş yoluyla genç bedenleri kendi politik kaderine bağlar.
Marcus bu otoriteler karşısında kolay teslim olmaz. Fakat bu direnişin bedeli ağırdır.
Romanın en acı taraflarından biri şudur:
Marcus çoğu zaman haksız değildir; ama haklı olmak onu kurtarmaya yetmez.
Marcus'un Dekan Caudwell İle Çatışması Ne Gösterir
Marcus ile Dekan Caudwell arasındaki çatışma, romanın en önemli kırılma noktalarından biridir. Bu sahnede iki farklı dünya görüşü karşı karşıya gelir.
Dekan, düzenin, kurumun ve uyumun temsilcisidir. Marcus ise aklın, bireysel tutarlılığın ve itirazın temsilcisi gibidir.
Bu çatışmada şu karşıtlıklar görünür:
Uyum ile özgürlük.
Kurum ile birey.
İtaat ile sorgulama.
Ahlaki görüntü ile kişisel vicdan.
Güç ile haklılık.
Marcus mantıklı cevaplar verir. Kendince tutarlıdır. Fakat kurum mantıkla değil, otoriteyle çalışır. Dekan için mesele yalnızca Marcus'un haklı olup olmaması değildir; onun sisteme uyup uymamasıdır.
Bu sahne, Marcus'un trajedisini derinleştirir. Çünkü o akıl yürütmeyle kazanabileceğini sanır. Oysa karşısındaki düzen, akıldan çok hiyerarşiyle işler.
Marcus'un yanılgısı, hayatın her zaman mantıklı tartışmalarla çözülebileceğini sanmasıdır.
Marcus'un Ahlak Anlayışı Nasıldır
Marcus ahlaksız bir karakter değildir. Tam tersine, kendince oldukça tutarlı bir ahlak anlayışına sahiptir. Fakat onun ahlakı, toplumun dış görünüşe dayalı ahlakçılığıyla uyuşmaz.
Marcus için ahlak:
Dürüstlük.
Tutarlılık.
Akla uygunluk.
Kendi vicdanıyla çelişmemek.
Sahte görünmemek.
Toplum ve üniversite için ahlak ise çoğu zaman:
Uyumlu görünmek.
Kurallara itaat etmek.
Cinsel davranışları denetlemek.
Dini ritüellere katılmak.
Toplumsal imaja zarar vermemek.
Bu iki anlayış çatışır. Marcus, dıştan ahlaklı görünmek uğruna içten inanmadığı şeyleri yapmak istemez. Bu yönüyle dürüsttür. Ancak bazen kendi ahlakını o kadar kesin görür ki başka insanların karmaşıklığını anlamakta zorlanır.
Bu yüzden Marcus'un ahlakı hem güçlü hem kırılgandır.
Güçlüdür çünkü sahte değildir.
Kırılgandır çünkü esnek değildir.

Marcus'un Cinsellikle Karşılaşması Neden Önemlidir
Marcus'un cinsellikle karşılaşması, onun yetişkinliğe geçiş sürecindeki en sarsıcı deneyimlerden biridir. Cinsellik romanda yalnızca fiziksel bir olay değil; aynı zamanda suçluluk, merak, ahlaki karmaşa, erkeklik, kadın imgesi ve toplumsal baskı alanıdır.
Marcus cinselliği hem merak eder hem de anlamlandırmakta zorlanır. Bu deneyim onun hayatındaki düzenli, mantıklı ve kontrollü alanı sarsar.
Cinsellik Marcus için şu anlamlara gelir:
Bedenin uyanışı.
Ahlaki sınav.
Kadını anlama güçlüğü.
Suçluluk ve şaşkınlık.
Genç erkek kimliğinin kırılması.
Toplumun cinsellik üzerindeki baskısı.
Marcus'un cinsellikle ilişkisi, onun aslında ne kadar deneyimsiz ve kırılgan olduğunu gösterir. Akılcı ve disiplinli görünmesine rağmen duygusal ve bedensel hayat karşısında tam olarak hazır değildir.
Bu da romanın psikolojik derinliğini artırır.

Marcus Ve Olivia İlişkisi Nasıl Okunmalıdır
Olivia Hutton, Marcus'un hayatında önemli bir kırılma noktasıdır. Olivia yalnızca bir aşk veya cinsellik figürü değildir. O, Marcus'un kadınlık, arzu, kırılganlık, ahlak ve psikolojik karmaşa ile yüzleşmesini sağlayan karakterdir.
Olivia, Marcus'un düzenli dünyasına beklenmedik bir karmaşa getirir. Marcus onu hem çekici bulur hem de anlamakta zorlanır. Olivia'nın geçmişi, davranışları ve duygusal kırılganlığı Marcus'un ahlaki yargılarını sınar.
Bu ilişki şu açılardan okunabilir:
Gençlik arzusu.
Kadın erkek iletişimsizliği.
Erkek bakışının sınırlılığı.
Cinsellik ve suçluluk.
Ruhsal kırılganlık.
Sevgi ile yargı arasındaki gerilim.
Marcus, Olivia'yı tam olarak göremez. Onu anlamaya çalışır ama çoğu zaman kendi ahlak anlayışının içinden değerlendirir. Bu da ilişkide derin bir mesafe oluşturur.
Olivia, Marcus'a hayatın akıl ve disiplinle tamamen çözülemeyecek kadar karmaşık olduğunu gösterir.

Marcus'un Öfkesi Haklı Mıdır
Marcus'un öfkesi büyük ölçüde anlaşılabilir ve birçok açıdan haklıdır. Babasının boğucu korkuları, üniversitenin baskıcı ahlak anlayışı ve toplumun gençler üzerindeki kontrolcü tavrı gerçekten rahatsız edicidir.
Marcus haklı olarak şunlara itiraz eder:
Aşırı aile kontrolüne.
Mantıksız kurallara.
İkiyüzlü ahlak anlayışına.
Bireysel özgürlüğün kısıtlanmasına.
Otoritenin sorgulanmaz oluşuna.
Fakat roman şu soruyu da sorar:
Haklı öfke her zaman doğru sonuç verir mi
Marcus'un öfkesi haklıdır ama bazen katıdır. Esneklikten yoksundur. Hayatı sadece mantık ve ilke üzerinden yönetmeye çalışır. Oysa hayat çoğu zaman güç ilişkileri, duygular, rastlantılar ve tarihsel koşullar tarafından belirlenir.
Bu yüzden Marcus'un öfkesi hem onurludur hem de tehlikelidir.
Onurludur çünkü haksızlığa itiraz eder.
Tehlikelidir çünkü kendi sonunu hızlandırabilir.

Marcus'un Trajedisi Nerede Başlar
Marcus'un trajedisi tek bir olayla başlamaz. Onun trajedisi, küçük kırılmaların birikmesiyle oluşur. Babasının korkuları, evden uzaklaşma isteği, üniversiteyle çatışma, cinsel karmaşa, ahlaki gerilim ve savaş tehdidi yavaş yavaş aynı noktada birleşir.
Trajedisinin kaynakları şunlardır:
Aileden kaçış.
Otoriteyle çatışma.
Ahlaki katılık.
Sistemi hafife alma.
Cinsellik karşısındaki deneyimsizlik.
Savaşın ölümcül arka planı.
Küçük kararların büyük sonuçlara dönüşmesi.
Marcus'un trajedisi, onun kötü tercihler yapan ahlaksız bir genç olmasından doğmaz. Tam tersine, hayatını iyi kurmaya çalışan bir gençtir.
İşte romanı daha acı yapan da budur:
Marcus mahvolmayı hak ettiği için değil, hayatın acımasız düzeninde korunamadığı için trajikleşir.

Marcus Ve Kore Savaşı Arasındaki Bağ Nedir
Kore Savaşı, Marcus'un hayatındaki en büyük görünmez tehdittir. Üniversitede kalması, onun savaştan uzak kalması anlamına gelir. Fakat okuldan uzaklaşması, askere alınma ve savaşa gönderilme ihtimalini büyütür.
Bu yüzden Marcus'un akademik hayatı, sadece kişisel başarı meselesi değildir. Aynı zamanda hayatta kalma meselesidir.
Kore Savaşı Marcus için şunları temsil eder:
Ölüm ihtimali.
Devletin genç bedenler üzerindeki gücü.
Tarihin bireysel hayata müdahalesi.
Eğitim ile hayatta kalma arasındaki bağ.
Gençliğin elinden alınan gelecek.
Marcus kendi küçük dünyasında aile, okul ve cinsellik sorunlarıyla uğraşırken, tarihin büyük makinesi arka planda işlemektedir. Onun kişisel hataları, bu büyük tarihsel makinenin içinde çok daha ölümcül sonuçlar doğurur.
Roth burada bireysel hayat ile tarihsel felaket arasındaki bağı çok sert biçimde gösterir.

Marcus'un Yahudi Kimliği Nasıl Değerlendirilir
Marcus'un Yahudi kimliği romanda önemli ama tek belirleyici unsur değildir. O, Yahudi bir aileden gelir ve bu kimlik onun aile yapısında, çalışma ahlakında, kültürel aidiyetinde ve Amerikan toplumuyla ilişkisinde hissedilir.
Marcus'un Yahudi kimliği şu alanlarda görünür:
Aile disiplini.
Çalışkanlık kültürü.
Toplumsal farklılık hissi.
Amerikan hayatına uyum gerilimi.
Gelenek ile bireysellik arasındaki çatışma.
Philip Roth, Yahudi kimliğini romantik veya tek boyutlu anlatmaz. Onu hem aidiyet hem yük hem kültürel hafıza hem de bireyselleşme meselesi olarak işler.
Marcus, ailesinden aldığı değerleri tamamen reddetmez. Çalışkanlığı ve sorumluluk duygusu büyük ölçüde bu aile zemininden gelir. Fakat aynı zamanda bu zeminden koparak kendi bireysel kimliğini kurmak ister.
Bu nedenle Marcus, hem köklerine bağlı hem de onlardan uzaklaşmaya çalışan bir karakterdir.

Marcus Psikolojik Açıdan Nasıl İncelenir
Psikolojik açıdan Marcus, kontrol ihtiyacı yüksek, akılcı, gururlu, hassas ve kolay incinen bir gençtir. Onun ruhunda hem güçlü bir kendini koruma arzusu hem de derin bir anlaşılmama duygusu vardır.
Marcus'un psikolojik yapısında şu unsurlar görülür:
Babasından bunalmışlık.
Kendi hayatını kontrol etme isteği.
Otoriteye karşı savunmacılık.
Ahlaki tutarlılık ihtiyacı.
Cinsellik karşısında şaşkınlık.
Yargılanma korkusu.
Haklı olma isteği.
Marcus, duygularını çoğu zaman akıl yoluyla yönetmeye çalışır. Fakat insan ruhu sadece mantıkla yönetilemez. Bastırılan korku, incinme ve öfke başka yerlerde ortaya çıkar.
Onun psikolojik trajedisi şudur:
Kendi hayatını kontrol etmek ister ama kontrol edemeyeceği güçler tarafından kuşatılır.
Bu da Marcus'u hem güçlü hem de kırılgan bir karakter yapar.

Marcus'un Hatası Nedir
Marcus'un hatası tek bir davranışa indirgenemez. Onun asıl hatası, hayatın karmaşıklığını kendi haklılık duygusuyla tam olarak aşabileceğini sanmasıdır.
Marcus'un hataları şunlar olabilir:
Fazla katı olması.
Esnek davranamaması.
Kurumların gücünü küçümsemesi.
Haklı olmayı yeterli sanması.
Duygusal karmaşıklıkları akılla çözmeye çalışması.
Bazı sonuçları öngörememesi.
Fakat bu hatalar onu kötü biri yapmaz. Sadece genç, deneyimsiz ve kırılgan yapar. Marcus'un hataları, çoğu genç insanın hayatta yapabileceği türden hatalardır.
Romanın acı yanı da buradadır:
Hayat bazen gençlik hatalarını çok ağır cezalandırır.
Marcus'un trajedisi, onun karakter kusurlarıyla dünyanın acımasızlığı arasındaki sert çarpışmadan doğar.

Marcus Messner Bize Ne Anlatır
Marcus Messner bize gençliğin sadece umut, enerji ve özgürlük olmadığını; aynı zamanda korku, baskı, kırılganlık ve ölüm ihtimaliyle de çevrili olabileceğini anlatır.
Marcus karakterinden öğrenebileceğimiz şeyler şunlardır:
Genç insanın özgürlük ihtiyacı ciddiye alınmalıdır.
Aşırı aile kaygısı çocuğu korumak yerine boğabilir.
Otorite her zaman adil değildir.
Haklı olmak bazen yeterli değildir.
Ahlak, sadece dış uyumdan ibaret değildir.
Cinsellik genç insan için karmaşık bir deneyim olabilir.
Tarih, bireysel hayatları acımasızca etkileyebilir.
Öfke haklı olsa bile doğru yönetilmezse yıkıcı olabilir.
Marcus, okuru rahatsız eden bir karakterdir çünkü onun hatalarında kendi gençliğimizin, kendi inatlarımızın, kendi haklılık saplantılarımızın ve kendi anlaşılmama acılarımızın izlerini görebiliriz.
O, sadece Philip Roth'un roman kişisi değil; özgürlük isteyen ama hayatın sert duvarlarına çarpan her genç ruhun temsilidir.

Son Söz: Marcus Messner, Haklı Öfkenin Trajik Çocuğudur
Marcus Messner, Philip Roth'un Öfke romanında gençliğin, aklın, gururun, aile baskısının, ahlaki çatışmanın ve kaderin kesiştiği çok güçlü bir karakterdir. O kötü biri değildir. Aksine, çalışkan, zeki, dürüst ve kendi hayatını kurmak isteyen bir gençtir.
Fakat hayat onu kolay bırakmaz.
Babası onu korkularıyla boğar. Üniversite onu kurallarıyla sınar. Toplum onu ahlak anlayışıyla yargılar. Cinsellik onu şaşırtır. Savaş ise onun geleceğini ölümle tehdit eder.
Marcus'un trajedisi tam da burada doğar:
O özgür olmak ister ama her yerde yeni bir otoriteyle karşılaşır.
O haklı olmak ister ama haklılığı onu kurtarmaz.
O kendi kaderini kurmak ister ama tarih onun kaderine müdahale eder.
O yaşamak ister ama hayat küçük kararları büyük felaketlere dönüştürür.
Marcus Messner, modern edebiyatın en acı genç karakterlerinden biridir. Çünkü onun hikâyesi bize şunu gösterir:
Bazen insanı yıkan şey kötülük değil; yanlış zamanda, yanlış dünyada, fazla dürüst, fazla gururlu ve fazla öfkeli olmaktır.
“Marcus Messner, Philip Roth'un dünyasında yalnızca öfkeli bir genç değil; aile, ahlak, savaş ve kader arasında sıkışmış, haklılığının bile kendisini kurtaramadığı trajik bir insan portresidir.”
— Ersan Karavelioğlu