Âl-i İmrân Suresi 135. Ayette “Onlar Bir Hayasızlık Yaptıklarında veya Kendilerine Zulmettiklerinde Allah’ı Hatırlayıp Günahlarının Bağışlanmasını İsterler ve Bile Bile Günahlarında Israr Etmezler” İfadesi Ne Anlama Gelir
“Takvâ sahibi insan hiç düşmeyen insan değildir; düştüğünde günahını savunmak yerine Allah’ı hatırlayıp yeniden doğrulabilen insandır. Âl-i İmrân 135, insanın değerini kusursuz geçmişinde değil, hatasıyla yüzleştiğinde hangi yöne döndüğünde arar.”
Ersan Karavelioğlu
Âl-i İmrân Suresinin 135. ayetinde şöyle buyrulur:
“Onlar bir hayasızlık yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlar, hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir? Bir de onlar, yaptıkları kötülüklerde bile bile ısrar etmezler.”
Bu ayet, 133. ayette başlayan takvâ sahiplerinin özelliklerini anlatmaya devam eder.
- ayette onlar:
öfkelerini yutan,
insanları affeden
kişiler olarak tanıtılmıştı.
- ayette ise son derece önemli bir gerçek ortaya çıkar:
hata yapabilmektedir.
Hatta ayet sıradan bir yanlıştan daha güçlü ifadeler kullanır:
“Fâhişe işlerler veya kendilerine zulmederler.”
Fakat onları takvâ sahibi yapan şey:
hiç günah işlememeleri değildir.
Günah işledikten sonra:
Allah’ı hatırlamaları,
bağışlanma istemeleri
ve:
günahı bile bile sürdürmemeleridir.
Bu ayet Kur’an’ın insan anlayışının en umut verici tablolarından birini oluşturur:
Kusursuz olman gerekmiyor; fakat yanlışını normalleştirmeden Allah’a dönmen gerekiyor.
“Bir Hayasızlık Yaptıklarında” İfadesindeki “Fâhişe” Ne Demektir
Ayette:“izâ fealû fâhişeten”
ifadesi geçer.
“Fâhişe”:
çok çirkin,
ahlaken ağır,
sınırı aşan davranış
anlamlarını taşıyan güçlü bir kelimedir.
Kur’an’ın bazı yerlerinde:
cinsel ahlaksızlıklarla
ilişkili kullanılır.
Ancak kelimeyi her geçtiği yerde yalnız:
zina
anlamına indirgemek doğru değildir.
Burada daha genel biçimde:
ağır ve açık bir günah
anlamında anlaşılması mümkündür.
Takvâ Sahibi Bir İnsan Büyük Günah İşleyebilir mi
Ayet bunun mümkün olduğunu gösterir.Çünkü 133. ayette:
cennetin muttakiler, yani takvâ sahipleri için hazırlandığı söylenmişti.
134 ve 135. ayetler:
bu insanların özelliklerini
anlatmaktadır.
Ve 135. ayet:
onların günah işleyebileceğini açıkça söyler.
Demek ki takvâ:
günahsızlık
değildir.
Asıl mesele:
günah karşısındaki tavırdır.
“Kendilerine Zulmettiklerinde” İnsan Kendisine Nasıl Zulmeder
Ayette:“ev zalemû enfusehum”
denir.
Yani:
“Yahut kendilerine zulmettiklerinde…”
İnsan günah işlediğinde:
Allah’a zarar vermez.
Allah:
insanın itaatine muhtaç değildir.
Günahın asıl sonuçlarından biri:
insanın kendi:
vicdanını,
karakterini,
ilişkilerini,
ahiretini
yaralamasıdır.
Bu nedenle günah:
başkasına karşı işlenmiş olsa bile;
aynı zamanda:
insanın kendisine verdiği zarar
olarak görülür.
Günah Neden “Kendine Zulüm” Olarak Tanımlanıyor
Çünkü insan çoğu günahı:kendi yararına olduğunu düşünerek
işleyebilir.
Haksız para kazanır:
zenginleştiğini düşünür.
Yalan söyler:
sorundan kurtulduğunu düşünür.
İntikam alır:
rahatladığını düşünür.
Fakat uzun vadede:
karakterini,
güvenilirliğini,
vicdanını
bozabilir.
İnsan kısa vadede:
kazandığını sanarken
daha büyük bir şeyi
kaybedebilir.
Kur’an buna:
kendine zulüm
der.
“Allah’ı Hatırlarlar” Ne Anlama Gelir
Ayette:“zekerullâh”
denir.
Yani:
“Allah’ı hatırlarlar.”
Bu sadece:
Allah’ın adını söylemek
değildir.
İnsan günahın ardından:
Allah’ın:
hükmünü,
rahmetini,
hesabını,
kendisine yakınlığını
hatırlar.
Asıl kırılma noktası burada başlar.
Günah sırasında insan:
Allah bilincini geri plana
itmiş olabilir.
Tövbenin ilk hareketi:
o bilinci yeniden merkezine almaktır.
İnsan Günah İşlerken Allah’ı Tamamen Unutur mu
Her zaman değil.İnsan bazen yaptığı şeyin yanlış olduğunu:
bile bile
yapabilir.
Fakat o anda:
arzusunu,
öfkesini,
çıkarını
Allah bilincinin önüne koyar.
Bu nedenle “Allah’ı hatırlamak”:
sadece zihinsel bilgi değildir.
İnsanın yeniden:
“Ben ne yapıyorum?”
diye kendine dönmesidir.
Vicdanın:
uyanmasıdır.
Günahın Ardından Suçluluk Hissetmek Yeterli midir
Hayır.Suçluluk:
tövbenin başlangıçlarından biri
olabilir.
Ama insan yıllarca:
“Ben çok kötüyüm.”
deyip aynı şeyi sürdürüyorsa:
bu gerçek dönüş değildir.
Ayet:
Allah’ı hatırladıktan sonra:
bağışlanma istemeyi
ve:
günah üzerinde ısrar etmemeyi
zikreder.
Yani sağlıklı pişmanlık:
insanı harekete geçirir.
Sadece:
kendinden nefret etmeye
hapsetmez.
“Günahlarının Bağışlanmasını İsterler” Ne Anlama Gelir
Ayette:“festağferû li-zunûbihim”
denir.
Yani:
“Günahları için bağışlanma isterler.”
İstiğfar:
“Estağfirullah”
demekten ibaret değildir.
Söz önemlidir.
Fakat gerçek istiğfarın arkasında:
yanlışı kabul etme,
pişmanlık,
dönme isteği
bulunmalıdır.
İnsan ağzıyla:
“Allah’ım beni bağışla.”
deyip;
kalbiyle:
“İlk fırsatta tekrar yapacağım.”
diyorsa;
tövbenin ruhuyla büyük bir çelişki vardır.
“Günahları Allah’tan Başka Kim Bağışlayabilir?” Ne Demektir
Ayette çok güçlü bir soru gelir:“ve men yağfiru’z-zunûbe illallâh?”
Yani:
“Günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir?”
Bu, retorik bir sorudur.
Nihai manevi bağışlama yetkisi:
yalnız Allah’a aittir.
Bir din adamı:
Allah adına kişinin günahını bağımsız biçimde
silemez.
Bir şeyh,
imam,
veli
kendi ilahî yetkisiyle:
günah affedemez.
İnsan doğrudan:
Allah’a dönebilir.
Allah’a Tövbe Etmek İçin Bir Aracı Gerekir mi
İslam’ın temel anlayışında:hayır.
İnsan:
Allah’a doğrudan
tövbe eder.
Bir din görevlisine:
günahlarını itiraf edip onun aracılığıyla bağışlanma almak
zorunlu değildir.
Bu ayetin:
“Günahları Allah’tan başka kim bağışlar?”
sorusu bu doğrudan ilişkiyi çok güçlü biçimde ortaya koyar.
Kul:
günahıyla Allah’ın huzuruna
doğrudan çıkabilir.

Peki Başka Bir İnsana Zulmettiysek Yalnız Allah’tan Af Dilemek Yeterli midir
Her durumda değil.Kul hakkı varsa:
sadece:
“Allah’ım beni affet.”
demekle mesele bitmeyebilir.
Birinin:
malını aldıysak,
hakkını yediysek,
ona zarar verdiysek;
mümkün olduğu ölçüde:
hakkı iade etmek,
zararı gidermek,
helalleşmek
gerekebilir.
Çünkü tövbe:
yalnız Allah’la ilişkiyi değil;
bozduğumuz insan ilişkisini de düzeltmeye çalışmayı
gerektirir.

“Bile Bile Günahlarında Israr Etmezler” Ne Anlama Gelir
Ayette:“ve lem yusırrû alâ mâ fealû ve hum ya‘lemûn”
denir.
Yani:
“Yaptıklarında bile bile ısrar etmezler.”
Buradaki “ısrar” çok önemlidir.
Bir insan:
günah işler.
Pişman olur.
Tövbe eder.
Sonra zayıflayıp:
aynı günaha tekrar düşebilir.
Bu, otomatik olarak:
“Bile bile ısrar ediyor.”
demek değildir.
Israr:
yanlışı benimsemek,
normalleştirmek,
tövbe niyetini terk etmek
gibi daha köklü bir tavırdır.

Aynı Günaha Tekrar Düşmek Tövbenin Kabul Olmadığını mı Gösterir
Hayır.İnsan gerçekten:
samimi biçimde tövbe etmiş
ama daha sonra zayıflayıp tekrar düşmüş olabilir.
Bu durumda:
yeniden tövbe etmelidir.
Önemli olan:
“Nasıl olsa yine yapacağım, tövbenin anlamı yok.”
deyip Allah’tan tamamen uzaklaşmamaktır.
İnsan bazen aynı savaşı:
birçok kez
vermek zorunda kalabilir.
Tövbe kapısına yeniden dönmek:
ikiyüzlülük değil;
samimiyet sürdüğü müddetçe:
mücadelenin devamıdır.

Günahı Normalleştirmek Neden Günah İşlemekten Daha Tehlikeli Olabilir
Çünkü günah işleyen insan:“Yanlış yaptım.”
diyorsa;
vicdan hâlâ:
çalışmaktadır.
Ama insan:
“Bunda ne var?”
demeye başladığında:
ahlaki ölçüsünü
değiştirmeye başlar.
Önce:
davranış bozulur.
Sonra:
davranışı savunmak için düşünce
bozulabilir.
En sonunda insan:
yanlışı:
doğru
ilan edebilir.
Bu nedenle ayetin asıl uyarılarından biri:
günahı savunarak onun içinde yerleşmemektir.

Şeytanın İnsana Günah Sonrasında Kurabileceği En Büyük Tuzak Nedir
Birinci tuzak:“Bu günahı işle.”
olabilir.
Ama ikinci tuzak bazen daha tehlikelidir:
“Artık sen bittin.”
İnsan büyük bir hata yaptıktan sonra:
“Allah beni bağışlamaz.”
diye düşünebilir.
Sonra:
daha fazla günaha
yönelebilir.
Oysa Âl-i İmrân 135 tam tersini söyler:
Günah işledin mi?
Allah’ı hatırla.
Bağışlanma iste.
Israr etme.
Yani günah:
Allah’a dönmenin önündeki kapıyı
otomatik olarak kapatmaz.

Takvâ Sahibi Olmak ile Günahkâr Olmak Nasıl Aynı İnsanda Bulunabilir
Çünkü insan:tek bir davranıştan
ibaret değildir.
Takvâ:
sürekli bir yönelimdir.
İnsan:
doğru yolda yürürken:
tökezleyebilir.
Mesele:
tökezlediği yerde:
ev kurup kurmadığıdır.
Takvâ sahibi:
günaha:
yuva
yapmaz.
Oradan:
çıkmaya çalışır.
Bu nedenle Âl-i İmrân 135, takvâyı:
kusursuzlukla değil;
dönüş yeteneğiyle
birlikte anlatır.

134 ve 135. Ayetler Birlikte Nasıl Bir Takvâ Portresi Çiziyor
- ayet:
anlatır:
Verir.
Öfkesini kontrol eder.
Affeder.
- ayet ise:
anlatır:
Yanlış yaptığında Allah’ı hatırlar.
Bağışlanma ister.
Yanlışta ısrar etmez.
Bu iki ayeti birlikte okuyunca son derece dengeli bir insan ortaya çıkar:
Başkalarının hatasına karşı:
merhametli.
Kendi hatasına karşı:
dürüst.
İşte gerçek ahlaki olgunluklardan biri budur.

İnsan Neden Başkasının Günahına Sert, Kendi Günahına Karşı Mazeretçi Olur
Çünkü kendi iç dünyamızı:biliriz.
Kendimize:
neden yaptığımızı
açıklarız.
“Çok sinirliydim.”
“Zor durumdaydım.”
“Mecbur kaldım.”
deriz.
Başkasının davranışında ise:
sebep değil;
yalnız sonuç
görürüz.
Bu nedenle insan:
kendisini kolayca mazur görüp
başkasını acımasızca yargılayabilir.
134 ve 135. ayetler bunu tersine çevirecek bir ahlak öğretir:
Başkasına karşı affedici ol.
Ama kendi yanlışın karşısında:
dürüst ol.

Gerçek Günahımız Yaptığımız Hata mı, Yoksa Hatanın Ardından Artık Değişmek İstemememiz mi
Âl-i İmrân 135’in insanın önüne koyduğu en derin sorulardan biri budur.İnsan hata yapar.
Bu:
insan oluşunun
parçasıdır.
Yanlış bir söz.
Haksız kazanç.
Öfkeyle verilen zarar.
İhanet.
Büyük bir günah.
Bir insanın hayatında:
çok karanlık bir an
olabilir.
Sonra insanın önünde iki yol açılır.
Birinci yol:
savunmak.
“Ben haklıydım.”
“Herkes yapıyor.”
“Başka seçeneğim yoktu.”
“Bunda o kadar da kötü bir şey yok.”
İnsan böyle yaptıkça:
günahın çevresine:
mazeretlerden bir duvar
örer.
Bir süre sonra:
kendisini artık sorgulamaz.
İkinci yol ise çok daha zor ama çok daha özgürleştiricidir:
“Yanlış yaptım.”
Bu iki kelime:
insan nefsine
çok ağır gelebilir.
Çünkü insanın kendi gözündeki:
iyi insan imajını
sarsar.
Ama tövbenin kapısı:
tam burada
açılır.
Âl-i İmrân 135:
takvâ sahiplerinin bile:
“fâhişe”
işleyebileceğini,
kendilerine zulmedebileceğini
söyler.
Bu son derece umut vericidir.
Çünkü insanın değerini:
“Hiç yanlış yaptın mı?”
sorusuna bağlamaz.
Asıl soru şudur:
“Yanlış yaptığında ne yaptın?”
Allah’tan mı kaçtın?
Yoksa Allah’a mı koştun?
Günahını mı savundun?
Yoksa kabul mü ettin?
Bir daha asla düşmeyeceğini mi iddia ettin?
Yoksa tekrar düşsen bile:
yeniden doğrulmayı mı seçtin?
İşte ayetin:
“bile bile ısrar etmezler”
ifadesi burada çok önemlidir.
Çünkü bazen insan:
günahından çok:
günahıyla kurduğu ilişki nedeniyle
karanlığa gömülür.
Yanlış yaptıktan sonra:
“Ben zaten böyleyim.”
demek;
değişme ihtimalinden vazgeçmektir.
Oysa Kur’an:
insanı geçmişindeki en kötü âna
hapsetmez.
Tövbe:
insanın geçmişini silebilen bir sihirli kelime değil;
geleceğinin geçmişinden farklı olabileceğini ilan eden ahlaki devrimdir.
İnsan yaptığını değiştiremez.
Ama:
yaptığından sonra kim olacağını
değiştirebilir.
Dün:
zalim olmuş olabilir.
Bugün:
hakkı iade edebilir.
Dün:
Allah’tan uzaklaşmış olabilir.
Bugün:
dönebilir.
Dün:
defalarca düşmüş olabilir.
Bugün:
yeniden ayağa kalkabilir.
Ve ayetin ortasında insanı bütün umutsuzluklardan çekip çıkarabilecek şu soru durur:
“Günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir?”
Yani son söz:
senin geçmişinin
değildir.
İnsanların senin hakkında verdiği hükmün de
değildir.
Samimi biçimde dönüyorsan:
son söz:
Allah’ındır.
Belki takvâ sahibi insanı takvâsızdan ayıran şey:
hiç kirlenmemesi değil;
kirlendiğinde:
temizlenmeyi hâlâ istemesidir.
Ve belki Âl-i İmrân 135’in bize bıraktığı en ağır soru şudur:
Geçmişimizde yaptığımız hangi yanlışı bugün hâlâ savunuyor, normalleştiriyor veya mazeretlerle koruyoruz; oysa Allah bizden kusursuz olmamızı değil, yanlışı fark ettiğimizde O’na dönüp bile bile onda ısrar etmememizi istiyor olabilir?
“Günah insanı Allah’tan uzaklaştırabilir; fakat günahın ardından duyulan samimi pişmanlık yeniden dönüşün başlangıcı olabilir. Âl-i İmrân 135, takvâ sahibinin hiç düşmeyen değil, düştüğünde Allah’ı hatırlayan, bağışlanma isteyen ve yanlışını hayat tarzına dönüştürmeden yeniden ayağa kalkan insan olduğunu öğretir.”
Ersan Karavelioğlu